Kültür Manşet

Süper kahraman meselesi: Sinematik mi, sistematik mi?

Bir toplumun gerçek ile düş arasında kalma sebebini, kitle kültürünün insanları standartlaştırmasına bağlayabiliriz. Yayılımı ve kullanım alanı arttıkça kanalize edilen fikir ve düşüncelerin her biri zihinlerimizde benzer bir alanı işgal ediyor hatta Rigel’in de dediği gibi masal dünyasının yumuşak geçişleri sert rüzgârlara karşı tercih edilebilir bir form taşıyor. Zira medya endüstrisinin izleyiciye, dinleyiciye sunduğu şey gerçek yaşamın güçlüğünü unutturan bir kaçış imkânı. Kolay mesajlar, insanların düşünce mekanizmalarını devreye sokmalarını engelliyor ve yaratılan bu medyatik algı kitlelere nüfuz ederek çoğalmaya devam ediyor. Peki, tüm bu medya araçları belirli bir kültürün taşıyıcılığını mı yapıyor yoksa eleştirel olanlarını da kapitalist sistemin dev isimleri arasında görebiliyor muyuz?

Çizgi roman tarihindeki en önemli eserler arasında sayabileceğimiz The Boys ve Watchmen üzerinden süper kahramanlara, süper kahramanların eleştirisine ve aynı adlı eserle film/dizi sektörüne giriş yapan bu iki kült hikâyeye bir bakalım. Biri Amazon Prime, biri HBO imzalı iki yapımın eleştirdiği tek şey süper kahramanlar değil; sistemi, toplumsal düzeni, kitle kültürünü ve pazarlama taktiklerini de ipe dizmeyi amaçlayan bu kurgular, adeta düzeni bozulan dünyaya bir başkaldırı niteliğinde.

Kime göre “kahraman”?

Çizgi roman dünyası alt kültürün temellerinden biri olarak popüler kültürün pek çok tarafını topa tutar ve tıpkı diğer eleştiriler gibi süper kahraman eleştirilerine de bu dünyada sıkça rastlarız. Süper kahraman hikâyelerine ve pek tabii karakterlerine olan düşkünlüğüyle tanınan çizgi roman yazarı Garth Ennis, 2006-2012 yılları arasında yeni bir hikâyeyi sevenleriyle buluşturdu. Birçok kişi onu Amazon Prime’da yayınlanan dizi ile tanısa da The Boys, kısa süre içinde Amerika’da, televizyon ekranlarında en çok izlenen dizilerden biri haline gelmeyi başardı. Süper kahraman dizisi demek yerine süper kahramanlık eleştirisi desek daha doğru olur çünkü televizyon dünyasının pek de alışık olmadığı bir şekilde güç gösteren ve gözümüzde güçsüzleşen kahramanları konu alıyor bu hikâye. Çizgi romanlarında aşırılıklarıyla okurları rahatsız eden bir kurgu yakalamayı amaçlayan Ennis’e göre onun okurları bu seçilimden sağ kalanlar olmalı ki alt kültür anlamını, kendi hassasiyetini yitirmesin. Kısacası politik meselelerden ırkçılığa, taciz ve tecavüzden madde bağımlılığına, süper kahraman sandıklarımızın aslında süper değil kahraman bile olmadıklarına kadar yoğun bir eleştiri yağmuruna tutuyor bizleri.

Alt kültür kitle kültürü içinde yer almaya başladığı son birkaç senede, aslında televizyon janrında konuşulmayan meselelerle toplumun da dikkatini çekmeyi başardı ki The Boys’u örnek göstermemizdeki sebeplerden bir diğeri de bu. Dizideki kahramanlar arasında LGBTI üyesi de var siyahi de… Kısacası ekranda görmeye alışmadığımız karakterlerin olduğunu görüyoruz. Ahlaki çöküntünün anlatıldığı, Vought International adlı şirketle anlaşmalı kahramanların, şirket kurallarından başka hiçbir şeyi önemsemediğini, maddi ve ticari kaygıların ahlaki değerlerin önüne geçtiğini de…

Kim bu yarı tanrılar?

Diğerlerine göre sıradan bir hayat süren ve bahsi geçen kahramanlar tarafından güvenli bir bölgede yaşadığı sanılan, kısacası herkes gibi biri olan Hughie Campbell’in sevgilisi, Campbell’in de hayran olduğu süper kahramanlar tarafından öldürüldüğünde düzenin gerçek yüzü bir nevi ortaya çıkıyor. Çünkü işlemeyen daha doğrusu işleyemeyen hukuki süreçler, yalanlar ve kandırmacalarla şov ve eğlence dünyasının, pazarlama sektörünün, piyasanın dönen güçlü çarklarının resmini çiziyor… hem de neredeyse tüm bu eleştirilerin odağında bulunan yerlerde. Sinematik süper kahramanlığın çok uzağında alametifarika niteliğinde göndermeleriyle, politik meselelere karşı sert söylemleriyle, kadının toplumsal hayattaki yeriyle gerçek ve düş arasında kalan meselelerimizi gerçeğe yaklaştıran yapımla, belli ki uzun zamandır bekleniyordu. Zira izlenme oranları, dizi yorumları ve The Boys’un ilk projesi olan çizgi roman serisi de bu ilgiyle yeterince muhatap.

Henüz izlemediyseniz, konfor alanlarımızın dışına çıkaran bu yapımı ve elbette çizgi romanı da şiddetle tavsiye edelim ve dizinin son bölümünün fragmanında yer alan sözlerle kısa bir özet geçelim: “İnsanlar, süper kahramanların kendilerine verdiği rahatlık hissiyatından hoşlanır ama yaptıkları şeylerin yarısından bile haberdar olsalardı, ne kadar şeytani olduklarını anlarlardı.”

Süper kahramanın yapısökümü

Çizgi roman dünyasına biraz olsun aşina olduğunuzu düşünüyorsanız, Alan Moore’un adını mutlaka duymuş olmalısınız. Tanıdık bu ismin çizgi romanlarında tanıdık olmayan konulara yer vermesini, alışık olunmayan bir dille onu işlemesini ve V for Vendatta’nın ardından kendi ideolojisini var olan kitleye aktarmayı amaçlayarak Watchmen’e başladığını da hatırlayalım ve devam edelim. Watchmen’le ilgili yorumların çoğunda dikkat çeken ifadelerden biri, Derrida’dan geliyor. Watchmen’in karakterleri hakkında sıkça kullanılan ve adeta kavramlaşan, “süper kahramanın yapısökümü”.

Bugünün geçmişindeki 60 yıllık dönemi, dünya siyasetini, Soğuk Savaş’taki iki kutuplu dünyayı, halkın paranoyasını ve nükleer savaş kaygısını konu alan hikâye, ortak bir düşmana karşı geliştirilen çözüm arayışlarıyla devam ediyor. Neoliberalizmin insanda yarattığı çaresizliği konu alan Watchmen ile ilgili eleştirilerin odağında ise güncel meselelere biraz yabancı kalması var. Zira sosyal medyanın hatta internet teknolojilerinin olmadığı bir evrende geçiyor bu hikâye. Çizgi romanın ardından, The Boys’la benzer dönemde bir başka yapım şirketi HBO tarafından yeniden işleniyor.

Watchmen bu evrende bir kült olabilir ancak onu gerçekten efsaneleştiren birkaç karakterden bahsedebiliriz ki bunlardan bir tanesi insanüstü yeteneklere sahip Doctor Manhattan olur kesinlikle. Diğerlerinin aksine bir süper kahramandan çok daha güçlü özelliklere sahip Manhattan, birtakım varoluşsal krizlerin kurbanı ve görevini yerine getirmek için sahip olması gereken motivasyondan da bir o kadar yoksun. Halk onu kahraman olarak nitelendirmenin dışında Amerika Vietnam Savaşı’nın kazanılmasını sağlayan milli bir güç ve simge olarak görüyor. Hepimizin birer kukla olduğunu ancak kendisinin kendi iplerini gören bir kukla olduğunu belirten Manhattan, sevgi yerine korku görmeye başlayınca yani insanların özellikleri sebebiyle ondan uzaklaştığını anlayınca Nietzsche’nin “üst-insan”ı gibi kendi hesaplaşmasının peşine düşüyor. Haliyle süper kahramanlık yerini sıradan hayata bırakıyor.

Süper kahramanlığın yeni formu

Kültür çeperlerinde doğan çizgi romanlar, süper kahramanlar ya da fantezi edebiyatı popüler kültürün metası haline geldiğinde denetim ve egemen sınıflar açısından sorgulanıyor ve bu sorgu pek çok eleştirel düşüncenin odağına yerleşiyor. Karakter ve kahraman anlatıları eşliğinde kitle kültürüne benimsetilmek istenen ya da birilerinin bunu lehine kullanacağı bir durum olabilir mi? Yani sandığımız süper kahramanlık meselesi sinematiklikten uzak bir sistem üzerine yeniden üretiliyor olabilir mi?

Yüzüklerin Efendisi okuyucularının Greenpeace’in ilk savunucuları olduğunu bilirsiniz ya da dönemin marjinal eserlerinin gelecekte alt çizgi ve isyan sanatlarından çıkıp geniş kitlelere ulaştığını da… Irène Pereira bunu teknolojik gelişmelere bağlıyor. Televizyon, radyo gibi araçlar zayıf eleştirilen içeriklerle daha yüzeysel bir format sunuyordu ancak daha orijinal içeriklerin bulunabileceği bir alan yaratılınca Marvel çizgi romanlarının ya da diğerlerinin önce film sektörünün sonra da video oyunlarının ağına takıldığını söyleyebiliyoruz.

Süper kahramanların özelliklerini kaybetmesini ve gücünü yitirmesini kitle kültüründe ciddi bir eleştiri olarak kabul edebilir miyiz bilmiyoruz ancak birçoğunun yapısöküme uğradığı kesin.

Bu yazı ilk kez Ad Hoc Mart 2020 sayısında yayımlanmıştır./em>

Benzer Yazılar

Deniz göçerleri

Ad Hoc

21’inci yüzyılda ‘flâneur’ olmak ya da olamamak…

Ad Hoc

DIY: Tüketme, üret

Ad Hoc