Ekonomi Manşet

Sürdürülebilir yaşam biçimlerinde “hedonizm”

19’uncu yüzyıldan bu yana kullandığımız fosil yakıtlar, 20’nci yüzyılda küresel çevre sorunları görmezden gelinemeyecek etkilerini hissettirmeye, 21’inci yüzyılda ise ekosistemi tehdit etmeye başladı. 2015 Paris İklim Anlaşması’nda, 21’inci yüzyılın ikinci yarısını hedefleyerek karbon emisyonunu sıfıra indirmeyi planlayan devletler, 2030 yılına kadar karbon salımını yüzde 45 azaltmayı amaç edindiler. Ancak geçtiğimiz aylarda açıklanan IPCC (Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli) özel raporuyla bu hedeflerin yeterli olmayacağının altı çizildi. Financial Times’a açıklama yapan Londra Üniversitesi’nden Jeolog Euan Nisbet, metan gazında beklenmedik bir yükselişin olduğunu, ısı artışının tahmin edilemeyen sonuçlar doğurduğunu ve bunun nasıl gerçekleştiğini bilmediklerini ifade etti. Paris’te imzalanan anlaşmanın başlıca zorluğunun metan gazı olacağına dikkat çeken Nispet, karbondioksitten 25 kat daha etkili olan gazın ısıyı atmosferde 100 yıldan fazla hapsedebileceğini söyledi. Bilim insanlarına göre beklenmedik bu durumun nasıl gerçekleştiği ise tam bir muamma.

İklim değişikliğinin psikolojik boyutu

Gelecekle ilgili distopik tüm senaryolar insanları endişelendirmek için yeterli. Bir de bu senaryolara ait olası etkiler varlığını hissettirmeye başladıysa; umutsuzluk, suçluluk, çaresizlik, öfke ve utanç gibi duygular da beraberinde geliyor. Amerikalı psikologlar, oluşturdukları birliğin çatısı altında pek çok sorunun psikolojik etkisi üzerine olduğu gibi iklim üzerine de çalışmalar yapıyor. Çevresel felaketin yaşattığı kronik korkuyu “eco-anxiety” (ekolojik kaygı) olarak adlandıran uzmanlar, bu kaygının giderek arttığını ve günlük yaşamın bir parçası haline geldiğini belirtiyor. Meydana gelen beklenmedik değişimler kaygının şiddetini artırıyor ve bireysel çözümlerin yeterli kalmadığını bilmek çoğu insanı çaresiz hissettiriyor. Psikoloji Birliği’nin iklim üyelerinden Caroline Hickman’ın da ifade ettiği gibi birçok kişi bu dünyaya çocuk getirmek istemediğini belirtiyor çünkü gelecekten umutsuzlar.

Günlük kaygıların gerisine atsak da çevreyle ilgili endişelerimiz aklımızın bir köşesinde baskı altına alınıyor. Hickman, giderek artan bu kaygının sağlıklı ve duygusal bir tepki olduğunu belirterek bu konuda iyi hissetmemiz gerektiğini söylüyor. Zira bu bireysel değil kolektif bir endişe ve yaşadığımız bu his eyleme geçmemiz için büyük bir sebep –ki tek başımıza da yapabileceğimiz çok şey var. Bireysel karbon salımlarımızı kontrol altına aldığımızda, sorunları görmezden gelmek yerine üzerine gittiğimizde umutsuzluk, suçluluk gibi hislerin ortadan kalkacağı iddia ediliyor. Üstelik tüm bu farkındalık sonrasında sorumluluk almak istiyor ve bir tüketici olarak etik değerlerimizi gözden geçiriyoruz. Yediğimiz yemekten harcadığımız elektrik ve suya, alışverişlerimizden seyahatlerimize kadar sürdürülebilir yaklaşımları benimsiyor, diğer insanların da tıpkı bizler gibi farkındalık kazanması için çaba harcıyoruz.

Ahlaki fedakârlık değil, bütüncül bir yaşam biçimi

Karbon salımının doğurduğu sonuçlar ile ekonomik açıdan aşırı tüketim ve kaynak kullanımının arasındaki bağı koparabilen strateji ve teknolojiye ihtiyaç duyuyoruz. Etkilerin azaltılmasına yönelik, zorluklarla mücadele etmeyi amaçlayan pek çok sürdürülebilir çalışma yapılıyor. Ancak “sürdürülebilirlik” kavramını sadece refah, kaynak ya da marj açısından değerlendirilmek yerine çok daha geniş çerçevede ele alsak, içinde barındırdığı disiplinleri bir bütün olarak düşünsek nasıl olur? Sosyal, kültürel ve finansal açıdan bir analizin parçası haline getirmektense yeni bir yaşam biçimi belirlemek gibi… Ya da moral bozucu politik ikilemlerden, yaşam kalitemizi azaltan bir etkiden söz etmek yerine farklı bakış açıları kazansak? Hedonistik sürdürülebilirlik kavramıyla kendi fikri üzerinden bir tanım oluşturan Bjarke Ingels, Fast Company tarafından “İş dünyasının en yaratıcı 100 kişisinden biri” olarak nitelendirilen Danimarkalı bir mimar. Yaşam kalitesini artıran ve insan zevkini geliştiren yeşil hareketten bahseden Ingels, sürdürülebilirliğin olumsuz algısına karşı meydan okuyor. Sıkıcı ve zorunlu olmayan bir yaşam biçimi, ahlaki fedakârlığın ve ekolojik kaygının önüne geçebilir. Yeşil hareketin odak noktasında yeşile dönme hazzının yattığını düşünen Bjarke Ingels, insanların sürdürülebilirliğe bakış açısında refahın düşmesi, mevcut yaşam tarzından ödün verme ve konfor alanından uzaklaşma gibi nedenlerin olduğunu savunuyor.

Kopenhag’da Bjarke Ingels Group (BIG) tarafından 2016 yılında inşa edilen yeni yaşam alanı.

Ingels’in hedonistik sürdürülebilirlik kavramının altında ise bütüncül tasarım paradigması yatıyor. Bunu bir yaşam biçimi olarak görüp bunu nasıl keyifli ve konforlu hale getirebiliriz sorusuna yanıt arayan yaratıcı mimarın ifadelerinden “çevre için fayda sağlarken kendimiz için hem çevre hem kişisel zevkleri diri tutacak işler yapma” fikri ortaya çıkıyor. Karşılaştırmalı alternatiflerle yaşam kalitemizi yükselten girişimleri artırmak, ilham veren tasarımlarla birleşen yaşam alanları yaratmak gibi, sürdürülebilir yaşamın normal yaşamdan daha eğlenceli olabileceği düşünmemiz gerektiğinin altını çiziyor.

Yeni tercihler sunmak

Avrupa’nın çevre dostu şehirlerinden Finlandiya’nın başkenti Helsinki, karbon ayak izini azaltmak ve karbon nötr şehir olmak için Think Sustainability adını verdiği bir program uyguluyor. 2035 yılına kadar karbon salımının sıfırlanmasına yönelik çalışmalar dahilinde çevre dostu kafe, bar ve otel gibi hizmetlerle sürdürülebilirlik bilincinin sağlanması ve yeşil hareketin benimsenmesi için bir teşvik politikası uyguluyor. Yine Avrupa’nın en yaşanabilir kenti olarak kabul edilen Kopenhag ise sürdürülebilirlik açısından 2015 Paris İklim Anlaşması’na bir adım önde katılanlardan. Kusursuz toplu taşıma sistemleri, rüzgâr türbinleri ve yaygın bisiklet kullanımıyla yaşam kalitesi zaten bir hayli yüksek olan şehrin, bir adım daha öne gitmesi de hiç şaşırtıcı gelemeyecektir. Geleceğin yaşam laboratuvarı olma amacıyla kurulan Space10, tasarladığı projelerle sektörleri ve yaşam koşullarını dönüştürme vizyonuna sahip. Temiz enerji erişimini daha demokratik bir sistem üzerinden sunmak için SolarVille adını verdiği prototip belirliyor. Tamamen güneş enerjisiyle çalışan minyatür bir mahalleden yola çıkarak blockchain teknolojisiyle hem uygun fiyatlı enerji ticareti hem de yenilenebilir enerji sunmayı amaçlayan şirket, gıda üretim sistemlerini de ihmal etmemiş. Lokal adını verdiği topraksız tarım sistemiyle etten iki kat daha fazla proteine sahip, ıspanaktan daha fazla demir içeren bir bitki hayal etmemizi istiyor.

Sürdürülebilir ve sorumlu tüketim

Global moda endüstrisi istatistiklerine göre 3 trilyon doları aşan iş modelinin ekolojik krizi tetiklediği aşikâr. Zira su kirliliğinin yüzde 20’sinin, karbon salımının ise yüzde 5’inin tekstil atıklarından kaynaklandığı iddia ediliyor. Moda endüstrisinin gelişiminde tıpkı fast-food gibi hazır giyim markalarının yarattığı “fast-fashion” algısı görmezden gelinemeyecek şekilde yaygın. Hızlı değişen trendler, alışveriş yapmanın verdiği haz ve unutulan çevre faktörü… Bu algının yıkılması ve büyük resmin daha detaylı görülmesi için markalar da sosyal sorumluluk adı altında değil, gerçekten farkındalık sağlayan projelere imza atmalı, hammaddeleri özenle seçmeli ve düşük üretim rakamlarını etiketlerine yansıtmalı. Bunların olmadığı takdirde neler yapabiliriz diyorsanız; ikinci el mağazalar, pazarlar ve ihtiyaç sahipleriyle iletişime geçip kullanmadığınız ürünlerin değişimini sağlayacak yeni uygulamalardan faydalanabilirsiniz.

Tüketimin en temel taşı ve insanlığın asıl ihtiyaçlarından biri gıda sektörüne gelelim ve sürdürülebilir bir yaşam rehberi olarak çevre bilincine yönelik çalışmalara imza atan Wahaca’dan bahsedelim. Dünyanın çevreye duyarlı şehirleri arasında ön plana çıkan Londra’da karbon nötr restoran grubunu kuran Şef Thomasina Miers, gıda israfını azaltmaya yönelik çalışmalar yapmaya devam ediyor. Sürdürülebilirliği çalışmalarının merkezi haline getiren Miers’in projesindeki fikrin dayanağı ise yaklaşık bir milyar insanın aç olmasına karşılık, gıda üretimin üçte birini israf edilmesi. Sürdürülebilirlik açısından gıda sektörünü yalnızca israfla sınırlamak da mümkün değil. Beslenme şekillerimizden sürdürülebilir tarım faaliyetlerine kadar pek çok detayı kapsayan bu uzun vadeli süreç için yıllardır süregelmiş sistemi tamamen değiştirmemiz gerekebilir. Kaliforniya Üniversitesi’nden gıda atıklarını incelemek için yola çıkan Laura Moreno, gıda okuryazarlığımızı iyileştirmek, market alışkanlıklarımızı ve mutfaklarımızı yeniden tasarlamak, yiyecek ve içecek tercihlerimizi gözden geçirerek sistemsel bir çaba sarf etmemiz gerektiğini öne sürüyor. Londra’da YumNow, Oslo’da Too Good to Go isimli uygulamalar ise şehir insanın yaşam biçimlerine farkındalık katmak için alışkanlıkların değişimine yönelenlerden. Restoran ve otel gibi gıda üretimin yoğun olduğu yerlerle işbirliği sağlayarak sabit menülü fiyat ve teslimat seçeneklerinin önüne geçmeyi planlayan girişimlere imza attılar. Benzerlerini başka yerlerde de bulabileceğiniz bu uygulamalar hazırlanmış ve artmış yiyecekleri, indirimli fiyatlarla sunup alım gücü az olan insanlara destek olurken, israf sorununun çözümünde iki yönlü tasarruf imkânı da sağlıyor.

Ekolojik ya da sürdürülebilir turizm

İlk etapta birbirine benzer seçeneklerin yer aldığı benzer kavramlar gibi görünüyor olabilir ancak her birinin içinde farklı anlam ve uygulama yer alıyor. “Yeşil turizm” başlığının altında sürdürülebilir amaçlar bulacağınızı hissedebilirsiniz ancak çoğunda temel geri dönüşüm ve koruma programlarını benimsemeyen çevre dostu olarak markalaşmak isteyen yerleri görürsünüz. Sera gazlarının oluşmasındaki turizm etkisini düşündüğümüzde yerel bölgeye ve bölge ekonomisine zarar vermeden bir seyahat programı oluşturmak isteyenler daha çok ekolojik ve sürdürülebilir turizmden yana olacaktır.

The International Ecotourism Society (TIES) tarafından “Çevreyi koruyan, yerel halkın refahını sürdüren, yorum ve eğitim içeren doğal alanlara sorumlu seyahat” olarak tanımlanan eko-turizm, yeşil turizm uygulamalarına göre çok daha yeni ve spesifik yöntemler içerir. Sürdürülebilir turizm ise daha uzun vadeli denge sağlama amacı içerir. Birleşmiş Milletler Turizm Örgütü (UNWTO) çevresel, ekonomik ve sosyo-kültürel değerler içeren bölgelerin turizm açısından gelişimi için yapılan seyahatler olarak tanımlar. Sürdürülebilir turizm, bölgeye katkı ve topluma adil bir ödeme amacı güder. Bunların yanı sıra fiziki bütünlüğü ve biyoçeşitliliği bozmadan ya da herhangi bir istismara yol açmadan yaşam kalitesinin her iki taraf için de yükseltildiği hedefler belirlenir. Sosyal yapı ve kaynaklara erişim sağlarken yerel halkın kültürel zenginliğini ön plana çıkarmak ve tarihi mirasın değerini artırmak amaçlanır. Uluslararası 12 jüri üyesinin katılımıyla gerçekleşen ITB Berlin’den bahsedebiliriz. Her yıl sürdürülebilir seyahat noktalarını ödüllendiren ITB Berlin Top 100 listesinin ilk sırasında Palau yer alıyor. Küçük ada ülkesinin doğal ve kültürel mirasını koruma amacı onu sürdürülebilir destinasyonlar arasına katmaya yetiyor. Üstelik alınan kararlar doğrultusunda 2017 yılından bu yana ziyaretçilerin belirli prosedürleri içeren bir taahhüt imzalaması gerekiyor. Mercan resiflerinin korunması için verdiği mücadeleyle tanıdığımız Palau, bu yıl itibarıyla resiflere zararlı olduğu iddia edilen güneş kremlerini de yasaklayacağını belirtiyor.

Bu yazı ilk kez AdHoc Şubat 2020 sayısında yayımlanmıştır.

Benzer Yazılar

Hakikaten koronavirüs tehlikesinin farkında mıyız?

Ad Hoc

Bugünün siyah kuğusu, salgınlar

Ad Hoc

Dijital diktatörlükte risk unsurları: Zihinler ve bedenler

Ad Hoc