İnsan

Suya yapılan yolculuk

Suya yapılan yolculuk

-Namaste! Adın ne senin?
-Avaz.
-Evde senden başka su taşıyan birisi var mı?
-Evet, kız kardeşim var. O da taşıyor ama ona tek başına bırakırsam okula zamanı kalmıyor.
-Onun da okula gitmesine yardımcı oluyorsun yani?
-Evet, ama daha da önemlisi köydeki diğer erkek çocuklarına iyi örnek olmaya çalışıyorum. Annemin günlük işleri çok fazla; yemek yapıyor, tarlada çalışıyor, çamaşırları yıkıyor, bulaşıkları yıkıyor.

Chamkıla köyünde yaşayan 9 yaşındaki Avaz’ın verdiği cevaplar karşısında hayatımın en derin sessizliğini yaşadım. Dünyanın ihtiyacı olan empati ve adalet duygusu kimsenin haritada dahi bulamadığı, yeryüzünün unutulmuş bir dağ köyündeki 9 yaşındaki çocukta saklıydı. Avaz aslında doğanın her ekinoksta bize anlatmaya çalıştığı bilgeliği fısıldıyordu. Kadın erkeğe, insan insana, bir dil ötekine, bir inanç diğerine denktir. Sadece Asya ve Afrika’da genelde kız çocuklarının ve kadınların üzerine kalan bir görevi üzerine alması değildi Avaz’ın beni sessizliğe bürüyen tarafı. Onun cevaplarında dünyayı dönüştürmeye yetecek kadar güçlü bir vicdan ve umut vardı.

Yapabileceğimiz en çılgınca şey hiçbir şey yapmamaktır
Yıllardır yeryüzünün çok uzak coğrafyalarına yolculuklar yapıyorum ama öyle bugünlerde modaya dönüşen daha fazla yer görmek maksadı ya da motivasyonuyla değil. Bir noktadan aldığım iyilik tohumunu bir ötekine, sonra belki bir öncekini iki sonrakine, üç önce aldığım heyecanı, daha sonra gelen bir başka coğrafyaya taşımaya; yeryüzüne, bütüne zerre miskal mertebesinde bir katkı yaratmaya çalışıyorum. Unutulmuş, hayal kurmayı bırakmış insanların hayallerine ortak olmaya çalışıyorum. Zaman zaman bu coğrafyalardaki insanları zerre miskal mertebesinde anlamak adına, onlar gibi günde 1 doların altında yaşıyorum. Bazı zaman kendimi Tanzanya’da suyu olmayan bir kabile köyünde, bazı zaman da Senegal’de iç savaştan dolayı yerlerinden edilmiş, gıdası olmayan bir toplulukla birlikte buluyorum. Yani kısacası size anlatmak istediğim hikâyenin tam da kalbinde yaşıyorum. Bu hikâyemi dinleyenler çoğu zaman beni çılgın olarak tanımlıyorlar. Ama bana göre yapılabilecek en büyük çılgınlık dünyadaki su ve gıda krizi karşısında hiçbir şey yapmamaktır. 21’inci yüzyılda milyonlarca insan temiz suya erişemiyorsa, saatlerce yürümek zorunda kalıyorsa bu gerçeğin karşısında hiçbir şey yapmamak çılgınlığın tam da kendisidir. Kirli su dünyadaki tüm savaşlardan daha fazla can alırken, yine kirli sudan dolayı her 10 çocuktan 3’ü 5 yaşına gelemeden ölürken kollarımızı bağlayıp izlemek çılgınlığın dik alasıdır.

Bir coğrafyada insana dokunmak üzere yola düşmek bende hep karışık hisler yaratır. Belki de aylar sürecek, bilinmezliklerle dolu bu macera sabır ve dayanıklılık sınırlarını zorlar. İnsana gündelik hayatın konforunu ve sevdiklerini özletir. Hatta gidilen coğrafya tehlikeliyse eve dönememe olasılığı bile yadsınamaz. Ancak ilk defa suya kavuşmanın getirdiği coşku ve ilhamla umudunu yitirmiş insanların yeniden hayal kurmaya başlamasına tanık olmak kelimelerle anlatılamaz. Bağımlılık yaratır. Şanslıyım ki onlarca kez bu anları yaşadım ve yüzlerce kez daha yaşasam heyecanımdan bir zerre kaybolmaz. İşte benim için de durum buydu, bu sihirli coğrafyada geçecek günler için sabırsızdım, “suya ilk kavuşma anını” bir kez daha yaşayacaktım.
Her vadisinden başka çocuk güzelliğinin ve ışıltısının parladığı, her dağından başka bir masalın süzüldüğü, her sokağından başka bir dinin ritüellerinin dinlendiği, Şiva’ya, Ganeş’e, Krişna’ya adanmış bir coğrafyadan, bir kutsallık denizinden, Nepal’den yazıyorum. Takip edenlerin aklına neden son altı yılını Afrika’da geçirmiş, onlarca dönüşüm hikâyesinin parçası olmuş birisi bir dergideki ilk yazısını Nepal’den yazar sorusu gelmiş olabilir. Tek bildiğim Avaz ile tanışmamı sağlayan bu bir aylık Nepal yolculuğumun her saniyesinin büyülü olduğu ve bu büyünün benimle birlikte hep var olacağı.

Avaz’ın hikâyesi aslında yeryüzündeki milyonlarca insanın hikâyesi. İçindekiler farklı coğrafyalardan; Habeşistan’dan, Kenya’dan, Uganda’dan, Tanzanya’dan, Nepal’den, Myanmar’dan, Yemen’den, adını sayamadığım onlarca daha ülkeden olsa da hikâyenin kendisi benzer. Bu, su gibi dünyanın bir yarısının elini musluğa uzatarak erişebildiği, diğer yarısının da uğruna tüm yaşamını adayıp elde edemediği bir adaletsizliğin hikâyesi. Bu adanmış bir grup iyi insanın inanınca, birleşince yeryüzünü nasıl daha iyi bir yer haline getirebileceklerinin hikâyesi. Bu adaletsizliğin umuda dönüşme hikâyesi.

Temiz suya yolcuğun, Avaz’ın hikâyesi
Tanzanya’dan Nijer’e, Madagaskar’dan Nepal’e dünyanın en yoksul bölgelerinde su projeleri yapan ve bunların hikâyelerini Türkiye’deki insanlara ulaştıran TRT Su Savaşları ekibinin bir parçasıyım. İşte bu adanmış ekiple Himalayaların Tibet’e bakan yamaçlarında, kah taraçalandırılmış pirinç tarlaları arasından, kah Ganj nehrine bağlanan küçük derelerin yardığı derin vadilerin kenarlarından zorlukla ilerledik. Güneş vardığımızda batmak üzereydi Chamkila köyünün tepesinden. Köyün öğretmeni Prakash yaptığımız su projelerini duymuş ve yazdığı bir mektupla bizi davet etmişti 2 ay önce. Çocuk ölümlerinin sıklaştığından bahsediyordu telefonda. Geçirdikleri büyük 2017 depreminden sonra yaşamın daha da zorlaştığını anlatıyordu.

Chamkıla 250 nüfuslu bir vadi içi köyü, küçük çiftçilik yapan, maddesel anlamda yoksul ruhsal anlamda zengin bir köy. Köye girerken bizi topraktan fışkıran yeşili, moru, sarısı, kırmızısıyla baharın cümbüşü karşıladı. Derler ki; bahar, yazılmış yazılmamış kitapların en güzelidir. İnsanlık için en iyi haber, en güzel şarkı, en gerçek rüyadır. Belki de bahardı Chamkıla köyüne gelecek güzel şeyleri haber veren.

Belgesel ekibinden Çağlar, Hakan ve benim köydeki ilk işimiz öğretmeni bulmak oldu. Öğretmen Prakash, hayatını gönüllü olarak çocukların eğitimine adamış çok özel bir insan. Bunu köydeki büyük küçük herkesin ona duyduğu saygıdan da anlayabiliyorduk ilk saatten itibaren.

Bizim köye geleceğimizi duyan köylüler toplanmış hazır bekliyorlardı. Oturup köydeki su hikâyelerini dinledik. Neredeyse herkesin suyla bağlantılı hüzünlü bir hikâyesi vardı. Kimisi büyüklerini kaybetmiş, kimisi çocuklarını. Ama herkesin gözünde geleceğin daha güzel olacağına dair olan ışıltı bizim sözümüzü tutup oraya gidince daha da canlanmıştı.

Ekibimizdeki su uzmanı Çağlar’ın ilk işi köyün deresinden su örneği alıp yanında bulundurduğu kit ile test yapmak oldu. Sonuç köylülerin bize anlattığı hikâyeleri doğrular nitelikteydi. Dünya Sağlık Örgütü’ne (WHO) göre içilebilir bir sudaki arsenik miktarı 10 mikrogram/litre’yi geçmemeli. Chamkıla köyünde ise bu rakam 60 mikrogram/litre ile WHO limitlerinin 6 kat üzerindeydi. Dahası vadinin üzerindeki diğer köylerin atıkları ve yıkadıkları çamaşırların kimyasalları Chamkıla köyünün deresini kirletiyordu. İçmeyi bir kenara bırakın o suyla banyo yapmak bile sakıncalıydı.

Artık kaybedecek bir günümüz bile yoktu! Hemen işe başlayıp köyün su problemini köylülerle birlikte çözmemiz gerekiyordu. Köylülerin bahsettiği 1,5 saat uzaktaki su kaynağına yürüdük, kaynaktaki suyun içilebilir olduğundan emin olmak için ve yine Çağlar ve Hakan’ın yardımıyla testimizi yaptık. Su oldukça temiz ve içilebilirdi.

Köy su komitesi toplantısı
Köylüler, Hakan, Çağlar ve ben oturup nasıl bu suyu köye ulaştırabileceğimiz üzerine bir tasarım yaptık. Tasarımı suyu önce kaynağında kademeli kum filtreleme yöntemiyle arıtıp, borulara almak, sonrasında kaynağın daha yüksekte olmasının avantajından da yararlanarak cazibe kuvvetiyle köyde kuracağımız bir su deposuna göndermek. Oradan da bir şebeke sistemiyle köyün belli yerlerindeki çeşmelere dağıtmak şeklinde yaptık. Hemen işe koyulmamız gerekiyordu, zira muson yağmurları başlamak üzereydi. Yağmurların başlaması her şeyi alt üst edebilir, işin üç ay ötelenmesine neden olabilirdi. Çağlar ve ben önceden listelediğimiz çimento, kum, boru, depo, beton çemberler gibi malzemeleri almak için Katmandu’ya birkaç kez gidip geldik.

8 günün sonunda tüm çabalarımız sonuç verdi ve su köye ulaştı. Sonrası mı? Yıllar süren kışın adından baharın gelişi gibi. Yıllarca buluşamayan iki kardeşin buluşması gibi.

Bu sadece Avaz’ın ve 250 Chamkıla köylüsünün temiz suya kavuşması demek değil. Bu aynı zamanda her gün suya yapılan kilometrelerce yolculuğun sona ermesi demek. Çocukların başlarının üzerindeki kendilerinden ağır su kovalarının yerini, tıpkı dünyanın diğer yerlerindeki arkadaşları gibi oyuncakların alması demek. Annenin çocuklara daha fazla dokunması, çocukların okula daha fazla zaman ayırması demek. Daha iyi gıda demek. Gelir demek. Kısacası daha sağlıklı günler, daha aydınlık bir gelecek demek.

Sanmayın ki Avaz’ın ve Chamkıla’nın hikâyesi burada bitiyor. Aslında burası hikâyenin tam başladığı yer… Olur da Avaz’ın hikâyesini izlemek isterseniz TRT Belgesel’e bir göz atın. Olur da Nepal’e gidip Avaz’la tanışmak isterseniz bana yazın.

Hayri Dağlı
Sosyal Girişimci

Benzer Yazılar

İnsan hakları perspektifinden robotlar

Ad Hoc

Yeni sevdamız: Komplo teorileri

Ad Hoc

Mindfulness yeteri kadar devrimci mi?

Ad Hoc