İnsan Manşet

Tebdil-i yaşamlar, hedonik adaptasyonlar

Aylarca hayalini kurduğunuz o güzel ayakkabıya sonunda sahipsiniz. Fakat o da ne, birkaç gün içinde ayakkabıdan hevesinizi aldınız ve üzerinden çok geçmeden şimdi de geri dönüşümlü kumaştan üretilen, omurga dostu, o renkli çantayı düşlüyorsunuz. Partnerinizle her hafta aynı aktiviteleri yapmaktan sıkıldınız ve Biletix’i karıştırıp ikinizin de çok zevk alacağını düşündüğünüz bir “İtalyan Mutfağı Workshop”u satın aldınız. Leziz İtalyan mutfağının sırlarını keşfettiniz keşfetmesine ama birkaç gün içinde döndünüz yine pilav üstü kuruya. Bu aralar bir de iş hayatının rutininden sıkıldınız diyelim, başladınız spiritüel arayışlara. Şans bu ya, hafta sonu bir yoga kampı var şehrin hem içi hem dışı sayılan bir lokasyonda. Şehrin dışına çıkmadan şehir stresinden uzaklaşabileceğiniz ve dönüşte de o güzide deneyimlerinizi bloğunuza yazabileceğiniz bu kampın sonunda bütün kızgınlıklarınızı karmaya havale ettiniz, resmen reset’lendiniz. Olamaz! Mesaiye başladığınız ilk günden yine arızalı yöneticiniz kanı beyninize sıçrattı. Gitti mi şimdi tüm Savasana boşa?

Sadık bir köpek gibi yanı başımızda: Can sıkıntısı

Yüzlerce örnek ekleyip listeyi uzatmak mümkün. Ancak örnekleri değiştirseniz de değişmeyen bir şey
var: Böğrümüze öküz oturmuş gibi hissettiren can sıkıntısı. Seyahat ediyoruz, yeni yerler keşfediyoruz, asla karın doyurmayan artizan lezzetler tadıyoruz, yeni bir dil öğrenmeye çabalıyoruz, alışveriş yapıyoruz, saç boyatıyoruz, yoga yapıyoruz, yaşam koçu tutuyoruz, happy hour’lar, partiler düzenliyoruz, “blind date”lere çıkıyoruz, iş değiştiriyoruz, ev değiştiriyoruz, olmadı eş değiştiriyoruz ama ne yaparsak yapalım o hep orada, bizi asla terk etmeyen sadık bir köpek gibi yanı başımızda.

Adeta siyah beyaz, tek kanallı televizyonlara dönen hayatımızı renklendirmek için denenmemiş yol bırakmadık. Canlı yayında intihar edenleri, intiharını sosyal medya hesaplarında oylamaya sunanları dahi gördük. Hayattaki tek amacımız, rutinin dışına çıkıp heyecan duyabileceğimiz kısacık bir an yaşamak çünkü can sıkıntısından ölecek noktadayız ve gerçek şu ki, can sıkıntısı gerçekten öldürür -öldürmese de süründürür. Mecazen de gerçekten de. Zira kronik, ender ya da tedavisi olmayan hastalıkların çoğunun altında stres yatıyor. Nereden mi biliyoruz? Netflix’teki tüm belgeseller aynı şeyi söylüyor.

Arzu noktasından sıfır noktasına

Karmaşık ve tanımlanması çok kolay olmayan can sıkıntısı kavramı psikoloji, felsefe, sosyoloji, eğitim, sanat gibi pek çok farklı disiplin tarafından çeşitli yönleriyle ele alınıyor. Can sıkıntısı her disiplinde farklı tanımlansa da hepsinin dikkat çektiği ortak yönleri var. Can sıkıntısı bir parça hoşnutsuzluk, bir parça yılgınlık, bir parça monotonluk hissi ile anlam ve dikkat kaybı barındırıyor.

Örneğin ünlü can sıkıntısı filozoflarından Soren Kierkegaard, kötülüklerin kaynağının can sıkıntısı olduğunu ve bu yüzden can sıkıntısını kendimizden uzak tutmamız gerektiğini söyler. Buna karşılık can sıkıntısının çözümü durmaksızın devam eden bir aktivite hali ya da “olabilecek en uç deneyimleri yaşamak” değildir ona göre ve dahi kukuman kuşu gibi hiç durmadan düşünüp durduğumuz varoluşsal sorunlara çözüm aramak da değildir. Ona göre can sıkıntısından kaçınmanın yolu, hazdan ve bencillikten uzak, gerçekten anlamlı olan yüce bir amaç edinmek, çevremizdekilerle derin bir bağ kurup kendimizi onlara adamaktır.

Yazının başında örneklerini saydığım, modern toplumun bize empoze etmeye çalıştığı hedonistik hazların can sıkıntımızı geçirmek şöyle dursun kronik mutsuzluğumuzu daha da derinleştirmekten başka bir işe yaramadığı kesin. Uzmanlar her şeye olduğu gibi buna da bir isim takmışlar tabii: hedonik adaptasyon. 1970’lerde mutluluk üzerine yapılan çalışmalarda ortaya atılan hedonik adaptasyon kavramı, “insanların hem iyi hem kötü olaylara uyum gösterme (adapte olma) eğilimini ve bu sayede bir süre sonra aynı mutluluk seviyelerine geri dönmelerini” ifade ediyor. Yani başlangıçta bize haz veren şeyler zaman içerisinde normalleşerek arzu objesi olmaktan çıkıyor ve nihayetinde sıfır noktasına tekrar geri dönüyoruz. Yani her şeyi yapmanın aslında hiçbir şey yapmamak anlamına geldiği noktaya…

Epic fail?

Ezcümle, ne yapacağını bilmemekten kaynaklanan sonsuz bir yapma halindeyiz. Eğlenmek için bu denli
sonsuz seçeneğin olduğu belki de başka hiçbir dönem olmadı insanlık tarihi boyunca. Buna rağmen hepimizin sıkıntıdan öleyazması tam bir “epic fail” değilse nedir? Rus kökenli Amerikalı profesör Sonja Lyubomirsky, mutluluk üzerine bir araştırmasında mutluluğu belirleyen faktörlerin yüzde 50’sinin genetik, yüzde 10’unun (yaşam koşullarını kapsayan) dış faktörler, yüzde 40’ının ise eylem ve düşüncelerimizden kaynaklandığını söylüyor. Yani mutlu olmak için hâlâ şansımız var. Ancak kuşkusuz bunun yolu hedonistik hazlardan değil, daha anlamlı bir hayat için çabalamaktan ve insanlarla kurduğumuz güçlü bağlardan geçiyor. Yani kendi adınıza anlamlı bir hayatın formülü bulabilirseniz mutluluğun resmini de bir gün mutlaka çizebilirsiniz.

Follow the white rabbit!

Yazı: Beyaz Yakalı Sosyolog Cansu Karagül

Benzer Yazılar

İnsandan geriye kalanlar…

Ad Hoc

Dünya hakikaten tehlikede mi?

Ad Hoc

Pepys’ten bugüne vakanüvislik

Ad Hoc