Manşet Teknoloji

Tekno-gerçekçilik, sonsuz döngü ve yaratıcı yıkım

Gelecekle ilgili endişeler sanal versiyonlarımızın yaratımını desteklerken, sanal gerçeklik teknolojisinin kullanım alanı giderek artıyor. İnsan arzularını gündeme getirdikçe çoğalan ve beklentilerle daha da gelişen teknoloji, zayıflıklarımıza ve bağımlılıklarımıza hitap ederek gelecekteki kullanım alanlarını artırmaya devam ediyor. Hatırlarsınız, The Rise of Skywalker filminde 2016 yılında hayatını kaybetmiş oyuncu Carrie Fisher’ın sahneleriyle karşılaşmış ve onu yeniden ekranlarda görme şansı yakalamıştık. Yalnızca Fisher da değil, onun dışında hayatını kaybeden pek çok sanatçının anıları Fisher’ınkinden çok daha farklı şekilde sahne şovları ve hologramlar eşliğinde yeniden üretiliyor; tarihe adını kazımış isimlerin yıllara meydan okuduğu bu şovlar, giderek artan izleyici kitlesiyle yeni projelere de kapı aralıyor. Çünkü sevdiğimiz isimleri ve sevdiklerimizi yeniden görmek, onu bir şekilde yaşatmak, bir kabullenememe haliyle birlikte insani bir arzuya dönüşüyor. Ancak tüm bunların duygularımızı, psikolojimizi, ahlaki değerlerimizi ve kimliklerimizi farklılaştırarak toplumsal düzen içinde önleyemediğimiz köklü değişikliklere yol açtığını ya da açabileceğini ihmal ediyoruz çoğu zaman.

2003 yılından bu yana 700’ün üzerinde projeyle, artık hayatta olmayan isimleri sahneye çıkaran Hologram USA, hologram teknolojisiyle sahneye taşıdığı ünlüler arasına Whitney Houston’ı da ekledi. Houston hologramı dünyayı dolaşarak bir turne gerçekleştirecek. Müzik dünyasına yeni bir gelir kapısı mı geliyor bilinmez ancak sanal ve artırılmış gerçeklik teknolojilerinin kitlenin bu kadar yakınında olması ölüm ve yaşam arasında dengeyi sarsabilir. Çünkü sevdiğimiz isimleri ve sevdiklerimizi yeniden görmek, onu bir şekilde yaşatmak bir kabullenememe haliyle birlikte insani bir arzuya dönüşüyor. Ancak tüm bunların duygularımızı, psikolojimizi, ahlaki değerlerimizi ve kimliklerimizi farklılaştırarak toplumsal düzen içinde önleyemediğimiz köklü değişikliklere yol açtığını ya da açabileceğini ihmal ediyoruz çoğu zaman.

Sanal görüntülerin ardındaki gerçek duygular

Geçtiğimiz günlerde Güney Koreli bir anne-kızın sanal gerçeklik teknolojisiyle buluşması bir sonraki endişe için çanları çalmaya başladı. Günlük hayatımıza devam ederken, bu sanal ilişkinin ne kadar süreceğini, sanal gerçeklikten uzaklaşmanın ve uzak durabilmenin mümkün olup olamayacağı düşünmemize sebep olan bu teknolojinin, zihin manipülasyonuyla ilerleyen bir iletişim biçiminin -bu bir kerelik bir olayın acısını hafifletmek açısından kullanılmış olsa bile insan psikolojisi üzerinde yol açacağı sorunlara ve toplumsal açıdan yaratacağı olası değişimlere odaklanmamız gerek.

İnsan beyninin algısına oranla çok daha yüksek bir hızla ilerleyen ve yeni sorunlarla insanı ikilemde bırakan teknoloji, yarattığı kolaylık ve üstünlük sayesinde karanlık yüzünü çoğu zaman ihmal ettiriyor. Bunu düşündüğümüzde neyin mümkün olup olamayacağını tartıştığımız bilimkurgu evreninin popüler yapımlarından Black Mirror’ın iki bölümü geliyor aklımıza. Son sezonda yine ünlü bir karakteri canlandıran Miley Cyrus, hologramik bir kimlikle hayatına devam ediyor ve uzaktan kontrol edilen bir bebeğe dönüşüyordu. Yine aynı dizinin Be Right Back adlı bölümünde sevgilisini kaybeden bir Martha, ölen insanların bilgilerini sosyal medya aracılığıyla toplayan ve onlarla iletişimde kalmamızı sağlayan bir uygulamadan haberdar olur ve üst versiyonunda bu insanların kopyalanabileceğini öğrenir. Kaybettiği sevgilisinin yerini bu yapay insanla doldurmayı amaçlayan Martha, sanal ve gerçek arasındaki dengeyi kuramadığında büyük bir hayal kırıklığına uğrar. Boşluğu ne kadar doldurulabilir ya da bu fikirle yaşamak ne kadar tercih edilebilir bilinmez; ancak bir süre sonra ondan vazgeçer. Martha eski sevgilisinin kopyasını atamaz ancak bu şekilde yaşayamayacağının farkında vardığında onu tavan arasına saklar.

Be Right Back, Black Mirror

Bilimkurgunun ve özellikle Black Mirror’da bahsi geçen teknolojilerin insana bir gelecek kuşkusu düşürdüğü aşikâr. Kulağımıza dayanan bombayı dinlediğimizde “tik tak” seslerini duyabiliyoruz. Oxford Üniversitesi’nden Nick Bostrom’a göre bombayla oynayan çocuklar gibiyiz hatta. Zira Bostrom bir konuşmasında “Dünyanın büyük bölümü, 21’inci yüzyılda yaşanacak en büyük olayların farkında bile değil. Bir zekâ patlaması ihtimalinin öncesinde biz insanlar, bir bombayla oynayan çocuklar gibiyiz. Patlamanın ne zaman olacağı konusunda en ufak fikrimiz yok” diyerek tekno iyimserliğe bir nevi kafa tutar.

Sonsuz döngünün düşünce tabakası: Noosfer

Birçok popüler anlatının konusu, teknolojiyle birlikte yaşanan sonsuz döngünün ardından, insanları bu teknolojik değişime iten nedenler. Zira teknolojik değişim süreci hiç de kolay olmayan, çok fazla deneme yanılma içeren, inovatif ekosistemlerde çalışan insanların artırımlı üretim sürecinden kaynaklanan ve tıpkı biyolojik değişim gibi ilerleyen evrimsel bir süreç olarak geçiyor. Toplumun ve sosyal yaşamın değişimlerine ayak uydurmak, daha uyumlu yaşamak ve en iyi hallerimize ulaşmak için teknolojik yeniliklere kapı aralıyor, teknolojinin getirdiği fiziksel değişimlerle birlikte yeni sosyal teknolojilere de ihtiyaç duyduğumuz sonsuz bir döngünün içinde yaşıyoruz.

Noosfer terimini ortaya atan Pierre Teilhard, 1925 yılında bu evrimsel bakış açısıyla geleceği etkileyen ve birbirleriyle etkileşim içinde olan üç alandan bahseder. Jeosfer, dağ ve ova gibi fiziki katmanı ifade eder; biyosfer ise bitki, hayvan ve insan gibi canlılardan oluşan biyolojik bir katmanı. Teilhard’a göre dünyada önce jeosfer sonra biyosfer gelişmiş ve en sonunda ise bütün kanunları, kültürleri, felsefeleri ve anlamları bulabileceğimiz yer anlamına gelen noosfer. Yunanca zihin anlamı taşıyan “noos” kelimesinden türeyen terimi yorumlayan Julian Huxley, buna “yaşayan düşünce ağı” demiş ve noosferin diğer alanlarla etkileşimi üzerine çalışmalar yapmıştır. Huxley için yaşanan değişimlerin temelinde bilgi devriminin olması ise biyosferdeki yaşam koşullarının bir ihtiyaç eşliğinde noosfer’e zemin hazırlaması.

Huxley için yaşanan değişimlerin temelinde bilgi devriminin olması ise biyosferdeki yaşam koşullarının bir ihtiyaç eşliğinde noosfer’e zemin hazırlaması.

Noosfer hakkındaki düşüncelerin ortak noktasında da sürekli bir ihtiyaç hali mevcut. Zira bu alanların her biri, birbirine benzer kurallar altında gelişerek gelecekte daha da derin etkileşime girecek ve onları birbirinden ayırmak imkânsız hale gelecek. Tıpkı insan mı yoksa robot mu diye düşündüğümüz bilimkurgu yaratımları gibi. Philip K. Dick, ‘’Android ve İnsan’’ adlı eserinde noosfer’e atıfta bulunarak; androidi basit bir makineden özgün bir insana dönüştürebilen şeyin düşler olduğunu ve noosfer katmanına geçebilen bir robotun empati yeteneğiyle insandan ayırt edilemez bir duruma geleceğini söyler.

Kontrol edemediğimiz bu süreci nasıl şekillendireceğiz?

Teknoloji, yaşadığımız toplumdan tutun da olduğumuz kişiye kadar yeni yaşam biçimlerimizi muazzam bir hızla değiştiriyor. Bu değişikliklerden çıkardığımız anlamlar, değişen yeni dünyanıın kurallarını da belirlemek için yapılandırılabilir. Bahsettiğimiz tüm bu etkileşimlere ek birbirlerinin hızına yetişilmediği anlarda ortaya çıkan karmaşadan da söz etmek gerek. Fiziksel teknolojilere ayak uyduramayan sosyal teknolojiler ya da önceden tartışmadığımız tüm yenilikler, onları farklı şekillerde yeniden deneyimlemimizi sağlayabilir.

Tarihsel süreçte meydana gelen toplumsal ayaklanmaların temelinde bir yeniliğin ya da yenilik arayışının olmasının sebebi, insanlığın sorunları çözmek ve koşulları iyileştirmek üzere harekete geçiren doğal dürtüleri. Ancak eskiye oranla hızlıca ilerleyen bilgi teknolojilerinin gelişimi toplum ölçeğini değiştirerek tüm dünyayla etkileşime girmemize; zaman, mekân ve gerçeklikten uzaklaşmamıza neden oldu. Pek çok soruna çare olurken beklenmedik şekilde birbirini etkileyen bir dizi soruna da davetiye çıkardı. Bu sebeple tekno-iyimserlik ve teknokötümserlik adına iki farklı anlayışın oluşumuna güç verdi. Akıllı telefonlar ve beraberinde sosyal medyanın örneklerini inceleyebiliriz. Bilgi edinme, iletişim kurma, yön bulma, fotoğraf çekme, hesaplama ve planlama gibi pek çok kolaylığı tek bir cihaz üzerinden gerçekleştirebildik. Facebook uygulamasının kendi misyonu doğrultusunda topluluk oluşturma ve dünyayı bir araya getirme fırsatını elde ettik; Twitter sayesinde fikir ve bilgi yaratıp paylaşmaya başladık. Ardından Instagram ve YouTube ile bambaşka dünyalara daldık. Ancak tüm bu olumlu yanların ardında Facebook skandallarından hatırlayacağınız gibi sosyal ve politik benliğimizi kaybettik, teknoloji devlerine olan güvenimizi de. Fikir ve haber paylaşım şansını değerlendiremeyerek sahte haberlerin üretimine, demokrasi inançlarımızın yitimine neden olduk. Tüm bunların tartışılmasıyla birlikte temel döngünün esas sorusuna davetiye çıkardık: İnsan biyolojisinin, psikolojisinin ya da tamamen insani yaratımını değil, insanı konu alan tüm disiplinlerin teknolojinin hızına yetişemediği bu evrimi; ahlaki bozulmalara, öfkeye, insanlardan uzaklaşmamıza ve kutuplaşmalara yol açıyor olabilir mi?

Uçak seyahati hızlı ve görece konforlu bir tercih olabilir ancak burada düşünmemiz gereken bu teknolojiye olanak vererek kendi konfor alanımızı düşünmek mi yoksa sürdürülebilirlik açısından daha duyarlı bir şekilde karbon ayak izimizi azaltmak mı?

Yaratıcı yıkım mı yoksa sadece yıkım mı?

Fikir ve teknolojinin ardındaki başarılı inovasyonların açık ve serbest piyasa toplumlarında ortaya çıkması tesadüf değildir. Peki, sosyal ve teknolojik evrimi demokrasiyi güçlendirmek ve adaleti sağlamak için kullanabilir miyiz?

İnternetle birlikte fiziksel teknoloji açısından yaşanan gelişmeler, bilgi devriminin gerçekleştiği süreci hızlandırdı; bu değişikliklerle birlikte iletişim, analiz ve kontrol gibi yeteneklerimiz de sosyal teknolojiler temelinde önemli ölçüde arttı. Zamanın gerekliliği şeklinde, dünyanın daha da karmaşık hale gelişiyle güvenebileceğimiz en doğru kaynağın bilim olduğunu keşfettik. Yeni fikir gelişiminin desteklenmesi, inovatif girişimlerin artışı, teknolojinin hızla yükselen bir yapıya ulaşması da bu yüzden. Düşünürlerin ve ekonomistlerin bu fikir üzerinde yarattığı tartışma ise açık ve serbest piyasa toplumları üzerine.

Yaratıcı yıkım kavramı, Avustralyalı iktisat profesörü Joseph Alois Schumpeter’in tanımladığı sosyal, siyasi, ekonomik ve kurumsal bir dönüşümün işaretidir. Schumpeter’a göre yeni olgular eskiyi yok etmek içindir ve yeni bir sistem tasarımı için eski sistemi yok etmek gerekir. Yeniyle eski arasındaki dinamik çelişki süreci, yeniliklerin artmasına, kâr oranlarının yükselişiyle toplumsal yapıyı dönüştürecek yenilikçi kesimin var olmasına sebep olacaktır. Yenilik ve iş döngüsü açısından incelendiğinde sosyal, ekonomik ve teknolojik sistemler açısından yaratma ve yönetme süreçlerimizin birbirine bağlılığını da görürüz. Adeta ulusal bir yarış gibi sistemlerimizin özgürleşmesi adına demokratik arayışlara gireriz. Zira yeninin gelip eskinin yerini alması, egemen bir gücün kaybedilmesi anlamını da taşır. Otoriter sistemler bu döngüyü korumayı arzularken; açık ve serbest piyasalardaki inovasyon patlamalarının yaşandığını görürüz. Bu toplumlar teşvik ve destek bilinciyle hareket eder ve toplumdaki karmaşıklığı yok ederek giderek gelişen bir sistem kurgular.

Uyum ve gerçekçilik

Bilgi toplumunu ve endüstriyel karmaşayı yeniden yorumlayan Alvin Toffler, noosferin ardından teknosfer, sosyosfer ve enfosfer adı altında yeni katmanlardan bahseder. Teknosfer, zenginlik ve yenilik üretip dağıtan; sosyosfer insanların bir birey olarak toplumdaki yeni rolüne; enfosfer ise bütün sistemin birlikte yürümesini sağlayan üretim ve bilgi akışını sağlar. Her biri bir diğerinin desteği olmadan uzun süre ayakta kalamayan bu katmanların ardında, teknolojiyi anlamak ve insani değerlerle uyum içinde yaşatmaksa hedefimiz; tekno iyimserlik ya da tekno kötümserlik yerine daha gerçekçi bakış açısıyla demokratik çözümler üretmeyi deneyebiliriz.

Batılı bilim insanlarının bunu bir silah olarak gördüğü zamanlarda, siber ütopyacılık adı altında üretilen düşüncelerin çoğunun sömürüye kurban gittiğini ve sosyal medya gibi dijital alanda oluşan kamusal alanların demokratik süreç için yeterli olmadığını pek çok kez deneyimledik. Evgeny Morozov’un “İnternet Yanılsaması” kitabında bahsettiği gibi yeni ideolojilerle yüzleşmeyi denemek, önlem almak ve ölçülebilir hedeflerle pragmatik bir yaklaşım benimsemek, belki ötekileşmeyen ve adil bir teknoloji yaratımını destekleyerek döngüyü bu sıkışıklıktan kurtarabilir.

Benzer Yazılar

Kodlama değil medya okuryazarlığı lütfen!

Ad Hoc

İnşaat ekonomisinde minik bir doğaya dönüş adımı

Ad Hoc

Şu kuşaklar meselesini bir kenara mı bıraksak?

Ad Hoc