Ekonomi

Teknoloji endüstrisi protest doğasına geri mi dönüyor?

Teknoloji endüstrisi protest doğasına geri mi dönüyor?

İnternetin dünyayı özgürleştireceğine yönelik naif, ütopik nosyon epeydir eleştiriliyor. Evgeny Morozov buna “net sanrısı”, Siva Vaidyanathan “her şeyin Google’laşması”, Shoshana Zuboff “gözetim kapitalizmi” adını verdi. Lawrence Lessig ve Jonathan Zittrain gibi akademisyenler siber alanı kimin ve nasıl düzenleyeceğini düşünmemiz gerektiği yönünde sık sık hatırlatmalar yaptı. Facebook’un 2012 yılındaki halka arzı sırasında Mark Zuckerberg bloğuna şöyle yazmıştı: “İnsanların toplumsal kurumlarla ve hükümetleriyle olan ilişkilerini değiştirmek istiyoruz.” Facebook bu değişimi başarmakla kalmadı, bir kısmımızı “Eski düzen daha mı iyiydi?” gibi sorularla muhafazakar/nostaljik bir konum almaya yönelttiği bile oldu.

Yaklaşık bir ay önce, Donald Trump’ın yeniden seçim kampanyası için yalnızca Facebook’ta, yalnızca bir haftalık süreçte 16 bin farklı mesaj, ilgili alıcısıyla buluştu. Yani 2020 seçimlerine dek verili bir anda eş zamanlı dolaşıma girecek binlerce reklam olacak. Aynı tema etrafında, minör varyasyonlarla yayınlanan bu reklamlar, seçmen grubundaki mikro hedef kitlelere göre tasarlanıyor; saydam olmayan yöntemlerle ulaştırılıyor.

Bu örnek çok yakın bir geçmişten. 2000’li yılların neredeyse tamamı, benzer etik kaygılara kapı aralayan manşetlere sahne oldu. Amazon’un devasa gözetim sistemleri geliştirmek için güvenlik birimleriyle işbirliği yaptığını, aşı karşıtı dezenformasyon yayan sosyal medya platformlarına sahip olduğunu, Facebook’tan yayılan nefret söylemlerini, Uber’in yöneticileri milyarlarca dolarlık servetlerini biriktirirken sürücülerini asgari koşulların altında çalıştırdığını okuduk. Apple’ın iPad’inin ABD’de büyük veri güvenliği sorunlarına yol açtığını öğrendik. Foxconn yönetimindeki, Apple ürünlerini üreten fabrikalardaki işçi intiharları bizleri düşündürdü. Teknolojinin dünyayı daha iyi bir yer haline getireceğine yönelik inancımız sürse de, teknolojinin gelişip dağıtıldığı finansal, politik ve hukuki altyapıların sorunlu olduğuna ikna olmuş durumdayız.

Washington, Silikon Vadisi’nden gayet memnun

Araştırmacı Jay Owens, finansal krizin adının konduğu 2008 yılı sonrasında ABD’den euro bölgesine kayan ekonomik dar boğazın dikkatleri teknoloji endüstrisinden uzaklaştırdığını düşünüyor. Siyasi alanda teknoloji dünyasını takip edecek, denetleyecek ve düzenleyecek deneyim ve yetenek olmayışı da, sorunları meydana getiren nedenleri yaratıcı bir şekilde yok etmektense, sorunları yöneten yaklaşımlara vesile oldu. Dahası, hiç kimse teknoloji devlerini ezip geçen bir siyasi lider olarak tarihe geçmek istemiyordu. Durağan bir ekonomiye hareket ve büyüme katan, inovatif, havalı ve vaatkâr bir endüstriydi teknoloji, en azından gençlerin ve anaakım medyanın gözünde. Barack Obama 2012 yılında, Donald Trump’sa seçim dönemlerinde işe koştukları sosyal medyaya ve mikro hedeflemeye dayalı dijital iletişimin faydalarını fazlasıyla görmüşlerdi. Yani, siyasi irade statükoyu korumaktan yanaydı.

Yasal düzenlemeler açısından belki de en anlamlı girişim 2018 yılında yürürlüğe giren GDPR ve Avrupa Birliği sınırları içinde gerçekleşen tekelcilik karşıtı yasalar oldu. Bununla birlikte, monopollere, kullanıcıların verilerinin korunmasına ve mahremiyet hakkına yönelik bu yasalar, teknoloji şirketlerine birtakım yaptırımlar ve cezalar getirse de, büyük teknoloji şirketleri kamusal aktörlerin yetişemeyeceği bir hızda ilerliyor. NYU pazarlama profesörü Scott Galloway, ihlal durumlarında uygulanan birkaç milyar dolarlık cezaların, bu şirketleri durdurmak için yeterli olmayacağını belirtiyor. Öyle ya, “network etkisi” diye bir olgu söz konusu ve bu olgu, en küçük ve en pasif internet kullanıcısının bile bu şirketlerin servislerinin işlevselliğine olumlu bir katkı sağladığı, her katkının da büyük ticari sonuçlara vesile olabileceği bir model üzerinde yükseliyor. Yani, bu yüksek görünen cezai meblağlar onlar için fazlasıyla küçük kalıyor.

Jay Owens şöyle yazıyor: “Teknoloji şirketlerinin servislerine katılan birey sayısı arttıkça, işletim maliyetleri artmıyor. Bu sayede geçmişin, petrol ya da otomobil gibi hızla büyüyen endüstrilerinden farklılaşıyorlar. Trafikteki her bir yeni araba, daha fazla sıkışıklığa ya da karbon emisyonuna yol açabilir.” Ancak bu, web şirketlerinde olmuyor.

Neo-titanların doğuşu

Tüm bu büyük resim düşünüldüğünde, belki de en medyatik ve büyük teknoloji şirketlerinin şüpheli eylemlerine dikkat çekme gücüne en fazla sahip girişimler, bu şirketlerde çalışan insan kaynağının protestoları oluyor. Belki onlar Tim Cook, Jeff Bezos, Elon Musk ya da Satya Nadella gibi teknolojinin, inovasyonun, geleneğe meydan okumanın ve ekonomik kudretin vitrin yüzü değiller ancak özellikle 2019 yılında gerçekleştirdikleri aktif protestolarla tekno-ütopyacılığın ipliğini kısmen de olsa pazara çıkardılar. Bu eylemleriyle de bir nevi kahraman olarak anılmayı hak ediyorlar.

2019 yılı teknoloji aktivizmi açısından oldukça bereketli ve önceki yıllara nazaran fazlasıyla hareketli bir seneydi. Kickstarter çalışanları sendikalaştı, Amazon çalışanları iklim krizine karşı eylemlere destek verdi, Google çalışanları şirketin göçmen ve sınır koruma ajansları gibi hükümet organlarıyla etik olmayan işbirliklerine meydan okudu. Çin teknoloji endüstrisi çalışanları da daha makul çalışma saatleri talep etti.

İngiliz Guardian gazetesi tüm bu hareketliliği inceleyerek teknoloji dünyasındaki aktivizmi kayıt altına alan bir veri tabanı oluşturdu. Aralık ayında lansmanı yapılan veri tabanı faydalı bilgiler sunuyor.

Aktivizm dalgası yayılıyor

Veri tabanı dikkate değer trendler sunuyor. 2019 yılında kamuya yansıyan eylemler 100 civarında. Binlerce insanı bir araya getiren bu protestoların sayısı 2018 yılına göre üç kat, 2017 yılına göreyse yedi kat artmış durumda. Anaakım medyaya yansıyan teknoloji endüstrisi hareketleri, genellikle yazılım mühendislerine, veri bilimcilere, programcılara, tasarımcılara ve diğer masa-başı yüksek ücretli çalışanlara odaklansa da aslında eylemlerin en büyük katılımcı grubunu depo çalışanları, sürücüler ve endüstrinin hizmet kolunda yer alanlar oluşturuyor. 2006-2019 yılları arasında gerçekleşmiş tüm eylemlerin yüzde 57’sinde bu grup öncüydü.

2019 yılını önceki yıllardan ayrıştıran bir diğer gelişme ise beyaz yakalı teknoloji çalışanlarının eleştiri, eylem ve etik talepler bakımından daha aktif hale gelmesi oldu. 2019 yılı öncesinde gerçekleşen protestoların yüzde 74’ünde mavi yakalılar etkinken, ardımızda kalan yılda ibre tersine döndü.

Amazon ve Google başrolde

Gelelim eylemlerde öne çıkan taleplere… Elbette daha yüksek ücretli pozisyonlarda çalışan beyaz yakalıların ve kırılgan koşullarda çalışan mavi yakalı endüstri çalışanlarının işverenlerinden farklı istekleri vardı. Anaakım medya yalnızca beyaz yakalı çalışanların sorunlarına eğildiği için, mavi yakalı ya da sözleşmeli çalışanları sokaklara döken ücret ve yan haklar (yüzde 53) ve çalışma koşulları (yüzden 35) gibi taleplerden haberdar olamadık. Beyaz yakalıların talepleri ise öncelikle -doğrudan yaşam ve çalışma koşullarıyla ilgili olmayan- “dış kaygılar” (yüzde 36) etrafında yoğunlaşıyordu. Bu kategoride iklim krizi, ICE (Amerika Birleşik Devletleri Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza ) ile yapılan işbirlikleri ve siyasal reklamlara dair yönetmelikler bulunuyor. Çalışma koşulları (yüzde 18) ve ayrımcılık (yüzde 16) gibi nedenler de dış kaygıları takip ediyor.

Beyaz ve maki yakalı eylemcilerin farklılaştıkları bir diğer konu da mücadele yöntemi. Beyaz yakalılar yönetime hitap eden mektuplar kaleme almayı ya da imza kampanyalarını tercih ederken, mavi yakalılar sokakları ya da iş bırakma eylemlerini tercih ediyor.

2006-2019 yılları arasında raporlanan eylemlerin çoğunluğu Amazon ve Google’ı hedeflerken, üçüncülük sırasını Uber, Lyft ve Bolt gibi platform şirketleri alıyor. Amazon, Uber, Lyft ve Bolt genellikle mavi yakalı çalışanların hedefiyken, Google ve Microsoft ise protestoları beyaz yakalı çalışanlarından görüyor.

Tüm bu eylemlilik halleri, büyük teknoloji şirketlerinin toplumsal süreçleri olumsuz yönde etkileyen kararlarını sorgulamaya iter mi bilemiyoruz ancak “Silikon Vadisi krallığında kokuşmuş bir şeyler var” mesajının topluma yayılmasında ve demokratik farkındalık alanlarının oluşmasında pozitif bir katkı sağlayabilir. Bu farkındalık da büyük bir baskı unsuruna dönüşür belki günün birinde…

Benzer Yazılar

Bir Birleşik Krallık muamması

Ad Hoc

Hakikaten medyaya güveniyor muyuz?

Ad Hoc

Gastronomi ve festival ekonomisi

Ad Hoc