Ekonomi Genel

Tuhaf zamanlarda yaşayasın

“Tuhaf zamanlarda yaşayasın.”

Son zamanlarda ne çok duyduğumuz bir cümle. Dua mı beddua mı? Beddua olduğunu söyleyenlerin sayısı nedense daha fazla. Sanmayın ki sadece Türkiye’de kullanılıyor. Dünyada da çok revaçta. Zaten dilimize İngilizceden girmiş: “May you live in interesting times” .Rivayet o ki, ilk defa, İngiliz siyaset adamı Austen Chamberlain’ın 1930’larda yaptığı bir konuşmada geçmiş. O da Uzak Asya’da öğrendiğini söylemiş.

1917’de doğan büyük tarihçi Eric Hobsbawm kendi yaşamını anlattığı kitabına da “Tuhaf Zamanlar/Interesting Times” adını koymuştu. Alt başlık olarak da “Bir Yirminci Yüzyıl Yaşamı”nı seçmişti. Hobsbawm’ın 2012’de biten, hem uzun hem bereketli ömründe yazdığı kitapları da otobiyografisine benzeyen çağrışımlar taşır: Devrim Çağı (1789-1848), Sermaye Çağı (1848-1875), İmparatorluklar Çağı (1875- 1914) ve Aşırılıklar Çağı (1914-1991)…

Tarihçinin yaşamı da Aşırılıklar Çağı’yla -neredeyse- aynı yıl başlar ama ondan 20 yıl fazla sürer. “Aşırı-tuhaf” bir yüzyıl…

‘Bu bir şaka mı?’

2019’un 11 Mayıs’ında başlayıp 24 Kasım’da sona eren 58. Venedik Bienali’nin teması da “May you live in interesting times” idi.

Hobsbawm’ın tasnifi ile İmparatorluklar Çağı’nın tam ortasında, 1895’te başlayan bu ilk uluslararası organizasyona geçen yıl ülkemizden iki sanatçı katıldı. Halil Altındere “Neverland”, İnci Eviner “Biz, Başka Yerde” adını taşıyan iki çalışmayla Türkiye’yi temsil ettiler.

Muhtemelen tarih boyunca herkes kendi yaşadığı dönemi “tuhaf” diye nitelendiriyordu. Artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığı, gençlerin artık hiç söz dinlemediği üstüne Sümer kaynaklı yazıtlardan söz edildiğine göre, mesele yeni değil. Eskiyecek gibi de durmuyor.

Yine de insan tarihin en tuhaf zamanlarının kendi yaşadığı dilime denk geldiğini düşünmeden edemiyor. Bunu anlamak için çok uzağa gitmeye gerek yok. Twitter’da “PresidentTrump” @POTUS hesabına göz atmak yeterli.

Az önce dediği az sonrakiyle 180 derece zıt olan, aşağı mahallede bir şey uydurup yukarı mahalleye çıktığında kendisi inanan, “post-truth” çağının en önde gelen karakterinden söz ediyoruz.

En son marifeti, daha yeni yıl gecesi yediklerimizi sindirememişken, İranlı General Kasım Süleymani’ye yönelik suikasti oldu. Herkes “3. Dünya Savaşı çıkacak mı?” sorusunu sorarken, Süleymani suikasti, 1. Dünya Savaşı’nın fitilini ateşleyen Arşidük Ferdinand suikastine benzetilirken Trump’tan bir tweet daha geldi. İran’la önkoşul olmadan müzakere yapmaya hazırız diyordu.

İran’ın reaksiyonu “şaka mı bu?” biçiminde oldu. Hakikaten şaka mı? Enis Batur, yıllar evvel yayımladığı seyahatnamesine “Amerika bir şakadır. Ama hiçbirimiz ona gülemeyiz” ismini vermişti.

Ölümler istatistiki bir hâl alıyor

Şüphesiz, zamanımıza mahsus tuhaflık alametlerini listelemeye kalksak pek zorlanmazdık. Zamanımızın bir başka tuhaflığı (aslında normali mi demek lazım?) ise küresel iklim değişikliği. En taze ve en yakıcı örnek galiba Avustralya yangınları.

Kıta, Eylül ayından beri cayır cayır yanıyor. Güney Galler ve Victoria’da milyonlarca hektar kül olurken, diğer taraftan, doğudaki Queensland’da 100 yıldır görülmeyen bir sel felaketi yaşanıyor. Birbirini dışlaması gereken iki vaka var karşımızda. Ama öyle olmuyor. İkisi birden olabiliyor. Aynı “post-truth” gibi. Bir tür oksimoron.

Uzmanlar, Avustralya’nın öteden beri büyük yangınlar geçirdiğini ama bunun diğerlerinden farklı olduğunu söylüyor. Görülmemiş bir sıcaklık ve kuraklıktan bahsediyorlar.

Kaç hayvanın öldüğüne dair havada uçuşan rakamlar, insanın aklına ister istemez o soğuk cümleyi getiriyor: “Bir kişinin ölümü trajedidir, bin kişinin ölümü istatistik.” Ağzını açan 500 milyondan başlıyor, 1 milyara kadar uzanıyor.

Yangınların ardından küle dönen Avustralya Outback bölgesi.

Avustralya yangınlarıyla ilgili nerede bir haber geçse, başbakan Scott Morrison’un adı öne çıkıyor. İklim krizi ile ilgili cümlelere kulak tıkayan, iktidara gelirken göçmen karşıtı, popülist bir retorikle oy toplayan Morrison bize “Trumplaşmanın” ne kadar hızlı yayılan bir şey olduğunu göstermiş oluyor.

İklim krizinin başlıca sorumlusunun karbon salınımı olduğu biliniyor. Avustralya dünyanın en büyük kömür üreticisi ve ihracatçısı. Bütün dünya kömür konusunda azaltıma giderken son 30 yılda bu ülkenin kömür üretimi iki kat artmış. Bu üretimin yüzde 75’i Çin, Hindistan ve Japonya vb. ülkelere ihraç ediliyor. Ülkedeki elektrik enerjisinin yüzde 60’ı termik santrallerden elde ediliyor. Bu durum kişi başına tüketim oranı baz alındığında Avustralya’yı dünya lideri yapıyor.

Bu duruma rağmen Morrison Hükümeti karbon emisyonuna dönük vergi artırımı yoluna gitmiyor, bilakis teşvik ediyor (Gazete Duvar, Mühdan Sağlam). 1970’lerde petrol kriziyle başlayan ve neoliberal politikalarla devam eden yarım asırlık bir bakışın son ayak diremeleri bunlar.

Neoliberal okul, en önde gelen ismi Milton Freidman’ın “şirketlerin işi kendi işleridir. O işler de kâr etmektir” mottosuna sıkı sıkıya bağlı bir yaklaşım. Şirketler kâr ederlerse, dolaylı olarak hem ülke hem de toplum için yararlar üretilirler gibi bir inancın tezahürü.

Ama aradan geçen yarım asır bunun pek öyle olmadığını gösterdi.

İnkârda paydaşlık?

Diğer taraftan, Davos’ta toplanan 50. Dünya Ekonomik Forumu’nun teması “Uyumlu ve sürdürülebilir bir dünya için paydaşlık” olarak belirlenmiş. Bu başlığın en önde gelen maddesini de ekoloji oluşturuyor.

Bu yazı yazılırken Donald Trump henüz konuşmasını yapmadı ama ne söyleyeceğini üç aşağı beş yukarı tahmin etmek mümkün. Bir dizi inkâr cümlesi.

Scott Morrison Davos’ta bir konuşma yapacak mı bilmiyorum. Ama son yangınlar, öyle görünüyor ki, Morrison’u özeleştiri yapmaya itmiş. Bakalım Türkçe’deki o güzel söz, “bir musibet, bin nasihatten evladır” etkili olacak mı?

Uzmanların havada uçuşan cümlelerinden bazen hakikatin kendisini göremiyoruz. Yine Türkçe’nin bir başka güzel vecizesindeki gibi: “Ormana bakarken ağaçları göremiyoruz.” Burada sanat ya da sosyal medyadaki küçük paylaşımlar gözümüzü açıyor.

Reklam fotoğrafçısı Brad Fleet’in çektiği bir tek kare, trajedinin boyutlarını idrak etmemiz için yetiyordu. Yavru bir kanguru ateşlerden kurtulamamış, dikenli tellerin üstünde kömürleşmiş bir vaziyette kalmıştı. 21. yüzyılın Pompei’si gibi… Başka bir dokunaklı görüntü ise, yavru bir koalanın yoldan geçen bisikletlinin matarasından kana kana su içmesiydi.

Petrol kuyuları ve rengarenk karnavallar aynı “tuhaf” zamanlarda

Bisiklet deyince…

Malum bu köşeyi bir yıldır bisiklet etrafında dönen yazılarla dolduruyoruz. Bu iki tekerlekli basit nesnenin etrafında dönen tarihi, sosyolojik, ekolojik, ekonomik vb. mevzulara değinmeye çalışıyoruz.

Avustralya, yeni yıla erken girdiği gibi, bisiklet sezonunu da en erken açan ülkedir. Santos Tour Down Under adında yapılan bisiklet yarışı hem kadın hem erkeklerde sezonun ilk yoklamasıdır. Down Under’ın ne olduğunu biliyoruz, ama bu Santos ne diye soracak olursanız, ülkenin en büyük ikinci gaz ve petrol şirketi cevabını alacaksınız.

Şirketin merkezi, yarışın başlayacağı Adelaide’da bulunuyor. Muhtemelen Güney Avustralya’daki kültür sanat faaliyetlerinin en büyük sponsoru. Senfoni orkestrasından botanik bahçelerine, müzelerden caz festivaline aklınıza ne gelirse hepsine destek olan bir devden söz ediyoruz. Buna ülkenin en büyük bisiklet turu da dahil.

Daha önce bu köşeyi izleyenler, ekolojik mevzularda sicili pek de temiz olmayan şirketlerin bisiklete nasıl meraklı olduklarına dair yazılar yazıldığını hatırlayacaktır. En taze örnek hali hazırda dünyanın en güçlü bisiklet takımı kabul edilen Ineos… İngiltere’nin en zengin kişisi Jim Ratcliffe geçen sene kapanmakta olan Sky takımını satın aldı ve kendi renklerini giydirdi.

Özetle kuyulardan, vanalardan, kulelerden müteşekkil “soğuk” görüntüleri değil, rengarenk karnavalları, cambazları, cicili bicili kostümleri görmemiz isteniyor.

TDU başlamadan evvel, organizatörler bu bisiklet yarışı vesilesi ile dünyaya yangının boyutlarını anlatacak, trajedinin çapını gösterecek, ibreti alemlik görüntüler servis edileceğini söylemişlerdi.

Ama benim izlediğim kadarıyla böyle bir şey olmadı. Ya bu fikirden vazgeçtiler, ya da ben kaçırdım. Günahlarını almayayım.

Bu yazı yazılırken kadınlar arası yarışlar bitmiş ama erkekler arasında olanlar devam ediyordu. Belki ilerleyen günlerde gösterirler.

Tuhaf zamanlarda yaşamaya çalışmak çok yetenek gerektirecek.

Kesin.

Yazı: Çizer Yazar Aydan Çelik

Benzer Yazılar

Kavramlarla düne bakış ve geleceğe hazırlık

Ad Hoc

Sürdürülebilir yaşam biçimlerinde “hedonizm”

Ad Hoc

Facialarla dolu bir geçmişten yaşanamaz bir dünyaya doğru

Ad Hoc