İnsan Kültür

Türkiye’de kadın cinayetleri: Kadınların sokaktaki mücadelesi

Birleşmiş Milletler kadın verilerine göre dünya genelinde kadınların en az yüzde 35’inin hayatlarında
bir defa yakınlarının fiziksel veya cinsel; yakını olmayanların ise cinsel şiddetine maruz kaldığı tahmin ediliyor. Bu tahminî orana cinsel taciz vakaları dahil değil. Bazı ulusal çalışmalar ise kadınların yüzde 70’inin hayatlarında bir defa yakınlarının fiziksel ya da cinsel şiddetine maruz kaldığını gösteriyor. Dört kıtada farklı ülkelerde yürütülen bir çalışma, çocukluklarında babalarının annelerine fiziksel şiddet uyguladığına tanıklık eden veya kendisi şiddete uğrayan çocukların yetişkinliklerinde eşlerine şiddet uygulama eğilimlerinin daha yüksek olduğunu ortaya koydu.

2017 yılında dünyada 87 bin kadının öldürüldüğü tahmin ediliyor. Bu kadınların yüzde 58’i yani 50 bin kadın eş ya da aile bireyleri tarafından öldürülmüş. Bu rakamlar, dünyada her gün 137 kadının eş ya da aile bireylerinden biri tarafından öldürüldüğünü gösteriyor. Dünyada 2017 yılında öldürülen kadınların üçte birinden fazlası, 30 bin kadın, eşleri ya da eski eşleri tarafından öldürüldü.

Yine Birleşmiş Milletler verilerine göre dünya üzerindeki insan kaçakçılığı kurbanlarının yüzde 49’u kadın. Kız çocuklarıyla birleştirildiğinde, insan kaçakçılığı kurbanı olan kadın ve kız çocuklarının toplam içindeki payı yüzde 72’ye yükseliyor. Kaçırılan her dört çocuktan üçünü kız çocuklar oluşturuyor. Kaçırılan her beş kadından dördünden fazlası, kaçırılan her dört kız çocuktan yaklaşık üçü cinsel istismar amacıyla kaçırılıyor. Son 10 yıllık dönemde sayıları azalmakla birlikte, dünyada 18 yaşından önce evlendirilmiş yaklaşık 650 milyon genç kız olduğu tahmin ediliyor.

En az 144 ülkede aile içi şiddet ve 154 ülkede cinsel taciz konusunda yasal düzenleme bulunmakla birlikte bu, yasaların uluslararası standartlara uygun olduğunu veya uygulandığını göstermiyor.

Türkiye’de kadına yönelik şiddet konusunda çalışma yapmak isteyenlerin karşılaşabilecekleri güçlüklerden biri kadına yönelik şiddete ilişkin resmî rakamların bulunmaması ya da varsa bunun kamuoyuna açıklanmaması gibi görünüyor. Türkiye’de kaç kadının fiziksel veya cinsel şiddete uğradığını, kaç kadının tecavüze uğradığını veya öldürüldüğünü, kadınların “intihar” istatistiklerini, kadınlara yönelik şiddetin öznelerini, bunların yıllara göre dağılımını resmî rakamlarla bilemiyoruz. Halbuki bunlar çözüme dönük sosyal politikaların üretilmesi için bilinmesi gereken rakamlar.

Türkiye’de kadına yönelik şiddete ilişkin verileri özellikle kadın sivil toplum örgütlerinin çabasıyla tutulmaya çalışılan istatistiklerden öğreniyoruz. Sadece haberdar olunan şiddetin kaydını tutan, çoğu zaman medyada haber olan ya da son yıllarda sosyal medya aracılığıyla haberdar olunan şiddet kayıtlarına göre 2019 yılı Türkiye’de son 10 yıl içinde en fazla kadın cinayetinin işlendiği yıl oldu. Ancak birkaç günlük dikkatli takip bile Türkiye’de öldürülen kadın sayısının açıklanan rakamların çok daha üstünde olduğunu düşündürüyor. Basına yansıyan kadın cinayetlerinde, Türkiye’de de kadınların çoğunlukla eşleri, eski eşleri ya da aile içinde güç sahibi diğer kişiler tarafından öldürüldüğünü görülüyor.

Türkiye’de kadınlar 2019 yılında da yaşam haklarını savunmak için sokaktaydı. Kadınlara özgü bu şiddetsiz eylemler toplumun kadın cinayetleri konusundaki farkındalığının artmasını sağladı. Bu süreçte kadınlar öldürülen kadınlarla ilgili davaların takipçisi oldular. Bu kararlı ve ısrarlı takip sayesinde medyada önemli ölçüde erkekleri “saklayarak”, neredeyse kadınları suçlayarak yer bulan pek çok kadın cinayetinin sorumluları bulundu ve cezalandırıldı. Ancak kadın cinayetleri yine sürüyor.

Kadının insan hakları savunucusu Avukat Hülya Gülbahar, Türkiye’de kadın cinayetlerinin yeterince soruşturulmadığını, kayıtlara “intihar, kaza, zehirlenme, kayıp” olarak geçen pek çok vakanın kadın cinayetlerini gizleyen bir örtü olduğunu kadınların tecrübeleriyle öğrendiklerini söylüyor.

Türkiye’de kadınları şiddetten koruyabilecek yasalar var. Bu yasal haklar kadınların uzun süredir yürüttükleri örgütlü mücadele sonucunda kazanıldı. Ancak geçen yıl son 10 yılın en yüksek sayısına ulaştığı görülen kadın cinayeti sayısındaki artış, mevcut yasaların varlığının Türkiye’de kadın cinayetlerini azaltmadığını, bir başka ifadeyle mevcut yasaların Türkiye’de kadınları koruyamadığını gösteriyor. Türkiye’de mevcut yasaların neden kadınları şiddetin her türlüsünden ve en önemlisi en temel hak olan yaşama hakkının ihlali sayılan öldürülmekten koruyamadığını, çözümün mümkün olup olmadığını Hülya Gülbahar’la konuştuk.

Türkiye’de ve dünyada kadının insan hakları konusunda ağır bir gündem var. Türkiye’de ağırlıklı olarak kadın cinayetlerini konuşuyoruz. Bunun nedeni nedir? Kadın cinayetleri şu anda Türkiye’de kadın gündemindeki en acil konu mu?

Yaşam hakkı bütün haklar içinde en öncelikli olarak savunmamız gereken konu. Yaşam hakkı son bulduğunda herhangi bir haktan söz etmek mümkün değil. Türkiye çok özel bir dönemden geçiyor. Kadın cinayetlerinin bu kadar çok olmasının nedeni bunları çok konuşuyor olmamız değil. Kadın cinayetleri azalmak yerine artıyor. Eskiden bu cinayetler uzağımızda bir yerdeydi; artık mahallemize, sokağımıza, apartmanımıza taşınmış durumda. Bu dramatik artış yüzünden Türkiye’de kadın cinayetlerini bu kadar çok konuşuyoruz. Kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetleri konusunda bütün dünyada bir artış söz konusu. Bu artışta neoliberal ekonomi politikalarının rolü var. Sosyal devletin yıkıma uğratılmasının rolü var. Kitle iletişim araçlarının şiddeti özendiren, meşrulaştıran yayın politikalarının rolü var. Bütün bunlar evrensel olarak kadına yönelik şiddeti körükleyen ortak nedenler. Ama kadın cinayetleri İsveç’te, Norveç’te, Fransa’da yüzde 5 – 10 civarında artarken Türkiye’de yüzde 1400 civarında bir artışla karşı karşıyayız. Türkiye’de önce neden bu oranın bu kadar arttığını tartışmalıyız.

Bu artışın Türkiye’ye özgü nedenleri nedir?

Türkiye’ye özgü koşullar dediğimizde, maalesef, birinci sıraya kadın – erkek eşitliğine inanmayan devlet politikasının ilan edilmiş olmasını koymamız gerekiyor. Türkiye’de muhafazakâr siyasi ve dinî motifler kullanılarak kadınların erkeklere “hizmet” ve “itaat” etmesi gereken cins olduğunu söyleyen politikalar uygulanıyor. Maalesef Milli Eğitim Bakanlığı’nın yayınladığı 11 ve 12’nci sınıf ders kitaplarında “Kocaya itaat ibadettir” cümleleriyle kız ve erkek çocuklarının beyinleri yıkanıyor. Erkeğe hizmetin ve itaatin ibadet sayıldığı koşullarda erkekleri açıkça tanrı yerine koymuş oluyorsunuz. Bu itaat ve hizmeti sorgulayan kadınların karşılaştığı yaptırım da şiddet oluyor.

Türkiye’de kadın cinayetlerinin 2002’den beri yüzde 1400 oranında artmış olmasının nedenleri arasında birinci sırada kadınlarla erkeklerin eşit olmadığını her alanda ve her düzeyde propaganda eden ve bütün politikalarını bunun üzerine koyan iktidarın felsefesi yatıyor. Eşitsizlik propagandası anaokullarından başlayarak toplumun her yerinde yaygınlaşmış durumda.

İkinci olarak, artan milliyetçilik, silahlanma, göç, işsizlik gibi Türkiye’de derin bir kriz halinde yaşanan faktörler de kadına yönelik şiddetin artmasında rol oynuyor. Militarizm ve milliyetçilik kadına karşı şiddetin artışında önemli faktörler. Onun için hem Türkiye’ye özgü hem de dünya açısından geçerli olan koşulları tartışıp, bunların içerisinden bir çözüm üretmek gerekiyor. Türkiye’de yapılan ise sadece seyretmek de değil, kadın cinayetlerinin altyapısını oluşturan kışkırtıcı politikalar uygulamak. Çocuk doğurmamış kadını yarım kadın olarak görmek mesela.

Beşinci yüzyılda yaşamış Konfüçyus’un bir sözü var, “Kadınlar çocukluklarında babalarına, evlendiklerinde kocalarına, yaşlandıklarında oğullarına hizmet ve itaat etmek zorundadır” diyor. İşte iki sihirli kelime. Bu sözü hep eski bir örnek olarak kullanırdım. Şimdi bu söz, 21’inci yüzyılda, Türkiye’de ders kitaplarına girdi. Kadına karşı şiddeti anlamak için bu hizmet ve itaat meselesine bakmalıyız.

İtaat ve hizmet beklentisi de belli ki bir psikolojik şiddete evriliyor.

Ataerkillik, cinsiyetçilik, erkek egemenliği dediğimiz de bu, bir cinsin doğduğu andan öldüğü âna kadar diğer cinse hizmet ve itaat etme yükümlülüğü. Hatta bu Arap “Baharı” denen dalga sırasında bir fetvayla kocalara, ölen karılarıyla altı saat “veda seksi” hakkı verildi. O dönemde çok tartışıldı. Bu fetvayla dolayısıyla, kadınların erkeğe doğduklarında başlayıp öldüklerinde bitecek hizmete, öldükten sonra bir altı saat daha eklenmiş oldu!

Kadına karşı şiddet söz konusu olduğunda o şiddete karşı, yapmayın, etmeyin, yazıktır, kıymayın, günah gibi tepkilerin kadına karşı şiddeti azaltmak konusunda hiçbir etkisi yok. Tam tersine kadınları korunması gereken, zayıf, güçsüz bir cins olarak kodladığı için psikolojik bir şiddet.

Erkeklerin kendilerine dönüp hayatlarındaki kadınlardan ne kadar hizmet, ne kadar itaat beklediğini sorgulamaları gerekiyor. Bütün kadınların da kendilerine neden tüm hayatlarını erkeklere hizmet ederek geçirmek durumunda olduklarını sormaları gerekiyor. Zaten bugün kadına karşı şiddet ya da kadın cinayetleri haberlerine baktığımızda hepsinin gerekçesinde kadının ya itaatsizlik ettiği ya da hizmette kusur ettiği iddiası var. Tahrik indiriminden yararlanmak için kalkıp “tayt giyme dedim, giydi, öldürdüm” diyor, itaatsizlik bu çünkü. Yani gerekçe olarak bu hizmette kusur ve itaatsizliği gösterdiğinde yargı, sistem, hukuk seni anlayışla karşılıyor.

Medeni Kanun’da kadının erkeğe hizmeti ve itaatiyle ilgili bir madde yok, değil mi?

1 Ocak 2002 tarihinden itibaren aile içi yükümlülükler, Türkiye’de yürürlükteki Medeni Kanun’a göre her iki eş tarafından ortak paylaşılmalı. Bu kanunla ailede kadın işi, erkek işi diye bir kavram kalmadı. Önce Anayasanın 41. Maddesine ek yapıldı. “Aile Türk toplumunun temelidir” cümlesine, “ailenin eşler arasında eşitlik ilkesine dayalı olduğu” yazıldı, ardından 1 Ocak 2002’de yürürlüğe giren yeni Türk Medeni Kanunu’nda “Herkes ailenin ihtiyaçları için ister emek gücüyle ister mal varlığı gücüyle eşit bir şekilde katkıda bulunur” dendi. Dolayısıyla Türk Medeni Kanunu’nda ev artık eski Medeni Kanun’dan farklı olarak -eski Medeni Kanun’a göre ev işlerinden kadın sorumluydu ve Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilene kadar kadının ev dışında çalışması kocanın iznine bağlıydı- bütünüyle “aile içinde eşitlik” ilkesi yer alıyor. Ama maalesef Kanun’da yazan bu madde Türkiye’de muhafazakâr çevrelerin ağır saldırısı altında. Herhangi bir kadın cinayetini kazıdığınızda arkasında itaate ilişkin bu gerekçeleri göreceksiniz: Yemek yapmadı, yemeğin tuzunu az koydu gibi “hizmet kusurları” ya da erkeğin yatakta reddi gibi gerekçeler. Daha geçenlerde, Ege’de bir gazetede, gece eve alkollü gelen adamın “birtakım isteklerde” bulunduğu ve kadını bunları kabul etmediği için öldürdüğü yer aldı. 1 Haziran 2005 yılından itibaren Türkiye’de evlilik içi tecavüz suç. Evlilik, erkeklere kadınlara tecavüz etme hakkı vermiyor. Ama maalesef yargı sistemi de bunu tahrik unsuru sayıp cezalarda “haksız tahrik indirimi” yapabiliyor.

Söylemek istediğim şu: Erkekler kadınlara karşı suç işlediklerinde o suçun cezasından kurtulabilmek ya da cezayı indirebilmek için kadının “hizmet ve itaatte kusurlu davrandığını” ispat, hatta iddia ettikleri anda sistemin kendilerini anlayışla karşılayacağını biliyorlar. Türkiye’de kadınların bile maalesef önemli bir bölümü itaatsizlik eden kadının cezalandırılması gerektiğini düşünüyor.

İstenen şey, cinsiyetçilerin, sistemin arzu ettiği bu: Kadınların sorgusuz sualsiz, itirazsız biçimde erkeklere hizmet ve itaat etmesi. Geçtiğimiz günlerde Diyanet’in bir sosyal medya kampanyası vardı. Evde cep telefonuna gömülen bir erkek, kendisine kek ve çay servisi yapan bir kadın, erkeğin bu hizmeti umursamaması ama kadının erkeğe tek bir söz söylemeyip, telefondan erkeğe “benimle ilgilen” diye mesaj göndermesini anlatıyordu. Hizmet eden ve itaat eden, ses çıkartmayan kadın modelini topluma anlatan bir sosyal medya kampanyasıydı bu. Yediden 70’e bütün topluma bu propaganda yapılıyor.

Şiddetin artışında erkeklerin bu şekilde kışkırtılması çok önemli bir rol oynuyor. Şu anda sistem kadınların boşanma hakkının sınırlanması üzerine kurulu. Aileyi sürdürme görevi, her koşulda, kadınların üzerine yıkılıyor, şiddete maruz kalıyor olsa bile dişini sıkıp aileyi sürdürmesi bekleniyor. Türkiye’deki sistem erkeğin hiçbir ekonomik ya da toplumsal bedel ödemeden kadını kolayca boşamasını sağlayacak şekilde dönüştürülürken, erkek istemedikçe kadına boşanma ve yeni bir aile kurma hakkı tanımak istemiyor.

Erkekler kadınları neden öldürüyor?

Kadınların direnmesi itaatsizlik olarak algılandığı için kadınlar direniyor. Sistem “erkek boşanmak istemediği sürece kadın boşanamaz” demek üzerine kurulu. Zaten kadın cinayetlerinin yarıya yakını boşanmak ya da sevgilisinden ayrılmak isteyen kadınların başına geliyor. Kadınlar gerçekten bunu biliyorlar, basında yer alan haberlerden kadınlar şu bilgiye sahipler: Boşanmak istedikleri takdirde ölümle tehdit ediliyorlar, ölümle tehdit edilen kadınların bir bölümünün de öldürüldüğünü her gün gazetelerden, televizyondan, medyadan takip ediyorlar.

Bir arkadaşımızın olayında, adam karısını öldürmeden önce, kadın cinayeti haberini buzdolabının üzerine asmıştı, seni de böyle yapacağım diye, sonra kadını öldürdü. Ama buna rağmen kadınlar özgür yaşamak, istemedikleri bir ilişkiye zorlanmamak hakkından vazgeçmiyorlar. Boşanma hakkını kullanmak istedikleri, istemedikleri biriyle evlenmemek istedikleri ya da istedikleri biriyle evlenmek istedikleri için öldürülüyor kadınlar. Bunlar hep otorite sayılan babaya, kocaya itaatsizlik olarak algılanan cinayet nedenleri.

Böyle bir süreçte hayatı tehlikede olan kadınlar ne yapıyorlar? Yardım istiyorlar mı? İstiyorlarsa kimden yardım istiyorlar?

Hacettepe Üniversitesi ile Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü’nün yaptığı bir araştırmaya göre Türkiye’de şiddet gören kadınların yüzde 92’si hiçbir yere başvurmuyor. Yaşadığı şiddeti kimseye anlatamayan kadınların oranı yüzde 48,5. Çünkü gizliyor. Ailesiyle de belli bir noktadan sonra paylaşıyor. İlk aşamada aileyle bile paylaşılmıyor. Özellikle sosyal statü arttıkça, şiddete maruz kalmanın statü kaybına neden olacağı düşünüldüğü için, o kesimlerde daha fazla aile içinde kalıyor.

Türkiye’de yapılan en büyük yanlışlardan biri sonuçlara odaklanmak bence. Çocuk istismara maruz kaldıktan sonra, tecavüze uğradıktan sonra, kadın öldükten sonra elbette yapılması gerekenler var. Ama en başından, önleyici politikalar uygulayarak başlamak gerekiyor. Kadına karşı şiddet, İstanbul Sözleşmesi’nin de net bir şekilde vurguladığı gibi, kadınlarla erkekler arasındaki tarihsel, toplumsal, ekonomik, politik güç eşitsizliğinden kaynaklanıyor. Şiddetle mücadele etmek istiyorsanız eşitliği sağlamanız gerekiyor. Eşitliği sağladıkça şiddet azalır. Türkiye’de kadına yönelik şiddetin artmasının ana nedenlerinden biri eşitliği sağlamak bir yana, eşitsizliği meşru hale getirip hayatın her alanına yaygınlaştırmaya çalışmaktan kaynaklanıyor. Türkiye eşitsizlik politikalarının kadına karşı şiddeti nasıl artırdığını gözlemek açısından bir laboratuvar işlevi görüyor.

Antropologların yaptıkları araştırmalar kadının toplumsal statüsünün erkeklerle eşit olduğu topluluklarda kadına karşı şiddet vakalarının olmadığını ya da minimum düzeyde olduğunu, minimum düzeyde olduğu durumlarda da genellikle dışarıdan gelen tehditler olarak yaşandığını ortaya koyuyor. İstanbul Sözleşmesi’ne karşı çıkanların ileri sürdükleri görüşler ne olursa olsun, aslında asıl itirazları sözleşmenin ruhuna, aslında kadın erkek eşitliğinin sağlanmasına yaptığı vurguya. Türkiye’de yaşadığımız dramatik tablonun nedeni de bu. Eşitsizliği propaganda edip yaygınlaştırdığınız zaman şiddeti körüklemiş olursunuz. Öncelikle kadın erkek eşitliğinin bir devlet politikası olarak devletin bütün faaliyetlerinde birincil öncelik haline getirilmesi lazım ve bu eşitliği sağlayıncaya kadar da kadınlara pozitif ayrımcılık uygulanması gerekiyor.

Pozitif ayrımcılık halihazırda yaygın söylemin bir parçası. Etkili mi sizce?

Pozitif ayrımcılık, maalesef, içeriği boşaltılarak, çarpıtılarak topluma yansıtılmaya çalışılıyor. Kadınlara pembe otobüs, pembe taksi, kadınlara özel plaj, karma eğitime son verip kız ve erkek okulları açılması gibi haremlik – selamlık uygulamaların tümü kadınlara karşı negatif ayrımcılıktır. Bunlar bize pozitif ayrımcılıkmış gibi sunulmaya çalışılıyor. Oysa pozitif ayrımcılık, erkeklerle kadınlar arasında var olan ekonomik ve toplumsal uçurumu kapatmak için o uçurum kapanıncaya kadar kadınlar için dezavantajlı sayıldıkları konularda özel önlem alınması anlamına geliyor. Örneğin istihdamda eşitsizlik varsa, eşitlik sağlanıncaya kadar, Portekiz’de, İspanya’da, birçok ülkede yapıldığı gibi uygulanır. Birçok ülkede açık olan beş işten üçüne ya da dördüne kadınları alarak pozitif ayrımcılık uygulandı biliyorsunuz. Oysa Türkiye’de bir bakanlık 2010 yılında Resmî Gazete’ye ilan vererek pozitif ayrımcılık uygulayacaklarını ve yüzde 30 oranında kadın işe alacaklarını söylemişti. Bu örnekte devlet ayrımcılık yaptığını Resmî Gazete’de yayımlamış: Yüzde 30. İstihdamda kadınlarla erkeklerin eşit olmadığı koşullarda yüzde 50’nin altında kadın istihdam edeceğini söylemek zaten kadınlara karşı ayrımcılık yapmak anlamına gelir. Pozitif ayrımcılık yapmak için yüzde 70, yüzde 80 oranında kadın istihdam edeceğini söylemek gerekiyordu.

Pozitif ayrımcılığın uygulanmadığı koşullarda fırsat eşitliğinden söz etmek, kaplumbağa ile tavşanı yarıştırıp kaplumbağanın kazanmasını beklemek gibi bir şey. Fırsat eşitliği belli bir süre pozitif ayrımcılıkla uygulanarak, “geçici özel önlem” deniyor buna, “geçici” yani eşitlik sağlanıncaya kadar özel önlem almak gerekiyor. Pozitif ayrımcılık eşitlik sağlanıncaya kadar özel önlemleri alıp eşitlik sağlandıktan sonra sona erip yerine fırsat eşitliğinin sağlanmasıdır. Önce, eşitlik uygulamaları ve propagandasının yapılması gerekiyor.

Resmî söylemin yanında gündelik dil de özel bir başlığı hak ediyor olsa gerek…

Şiddet söz konusu olduğunda en önemli olgulardan biri de cinsiyetçi şakalar, espriler ve sevgi gösterisi altında sergilenen, kadının davranışlarını kısıtlayıcı hareketler gibi algıların değişmesi gerekiyor. Şiddet bazen bir bakışla başlıyor. O bakışla davranışların kontrolüne izin verdiğiniz zaman sözlü şiddete dönüşüyor. Sözlü şiddet ittirmek, saçını çekiştirmek, daha sonra giderek tokat, yumruk, tekmeyle devam eden, ardından bıçak ve tabancaya kadar varan bir doz artırımıyla ilerliyor. Dikkatimizi şiddeti başladığı anda durdurmaya yönlendirmemiz gerekiyor. Aslında hayat kurtaran, hem kadının hem erkeğin hayatını kurtaracak olan, şiddetin başladığı noktaya bütün olanaklarımızla odaklanıp politikalarımızı şiddeti başladığı yerde durdurmaya seferber etmemiz. Onun için kadına şiddeti savunan ya da gözümüzün önünde kadına karşı şiddet uygulayan hiç kimseye taviz vermemek gerekiyor. O cinsiyetçi esprilere basit bir şaka deyip geçemeyiz, o cinsiyetçi espriler kendi içinde tecavüze varan cinsel saldırıları meşrulaştırıcı ya da özendirici işlevler görebiliyor.

Kamuoyu kimi durumlarda çok duyarlı görünüyor. Görünenin ardındaki ne peki?

Maalesef Türkiye’de kamuoyu da hep sonuca odaklanıyor. Ne kadar vahşice ve dramatik bir katliam söz konusuysa o kadar fazla duyarlılık gösteriliyor. Cezaların ağırlaştırılması, indirimlerin kaldırılması gibi sorunu asla çözmeyecek yöntemlerin kullanılmaması gerekli. Özgecan Aslan’ın faili cezaevinde öldürüldü. Özgecan Aslan’ın ölümünden sonra yüzlerce kadın hayatını kaybetti. Özgecan’ın katillerine “idam isteyen” adamlardan biri, sevgilisini bıçaklayarak öldürdü. Hatta Özgecan’ın kuzeni, 2018 yılında boşanmak istediği eşi tarafından vahşice öldürüldü, kıyma makinesinde parçalanan bedeni farklı çöp konteynırlarına atıldı. Nedense bu cinayetin üzerinde hiç durulmadı. Kadınlar böyle teker teker öldürülürken, bazı cinayetlerin öne çıkartılıp bazılarının unutturulması da politik bir tutum. Kadın cinayetlerinin ne kadar sistematik ve politik bir olgu olduğunu gizlemeye hizmet ediyor.

Prof. Gülser Öztunalı Kayır’ın belirttiği gibi, sistematik olmasının temel nitelikleri şöyle: “Kadın cinayetleri, toplumsal, siyasal, hukuksal, eğitimsel, ekonomik vb. sistemler içinde, sürekli, bilinçli, sıralı, sınıflama yapan, duyarsızlaştıran, koşullayan, alışmaya tabi tutan biçimlerdeki kadın düşmanı eylem, söylem ve uygulamalarla, sistemli ve bilinçli devlet politikasıdır.” Ben ülkemizde günde en az üç kadının öldürüldüğü bu duruma, cinsiyetçi toplum yapısından kaynaklandığını, sistematik olduğunu ve evrensel nitelik taşıdığını vurgulamak için aynen soykırım suçunda olduğu gibi “cinskırım” diyorum. KadınKıyım/ CinsKıyım / Femicide kavramları da kullanılıyor.

Yasalar kadına yönelik şiddeti nasıl çerçeveliyor?

Linç, hiçbir şekilde şiddeti durdurucu, şiddetten caydırıcı bir etki sağlamıyor. Şiddetten caydırıcı olabilmek için büyük suçlara büyük cezalar değil, küçük suçlara etkili cezalar politikasının uygulanması lazım. Örneğin Türk Ceza Kanunu’nda “işkence” bölümünde “eziyet” başlıklı bir madde var. Bu madde 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe girdi. Eşe, çocuklara aile içinde bir kişinin fiziksel ya da psikolojik olarak, manevi olarak acı çekmesine, kendini aşağılanmış hissetmesine neden olan sistematik bütün olayları “eziyet” olarak tanımlıyor. Biz biliyoruz ki kadına yönelik şiddet asla bir tokattan ibaret kalmıyor, tokadın yanında mutlaka hakaret oluyor, tekmeleme girişimi oluyor. Birçok şiddet olayından sonra tecavüz geliyor. Kadına karşı şiddet genellikle sistematiktir, sistematik bir insan hakları ihlalidir. O yüzden de Türk Ceza Kanunu’ndaki 96. Madde’nin işletilmesi gerekiyor. Bu maddenin önemi, çok etkili bir ceza sistemi getiriyor olması. Sistematik olduğu için örneğin eşe karşı üç yıldan sekiz yıla kadar cezası var. Ayrıca, o eziyeti oluşturan her bir suçun da ayrıca cezasının eklenmesi gerekiyor. Ancak maalesef Türkiye’de hukuk sistemi bu maddeyi uygulamıyor. Mersin’deki bir vakada adam kadını haşlamak için su kaynatıyor, suyun kaynamasını beklerken de kadını kemeriyle dövüyor. Bu tipik bir eziyet vakası -ki adam bunu engellemeye çalışan 14 yaşındaki oğlunu da kemeriyle dövmüştü. Kadın bu vakada bütün vücudu alçıya alınarak iyileştirilebildi. Tipik eziyet olayı, işkencenin başka bir tanımı yok, bu işkencedir. Kişiler birbirine yaptığında eziyet diyoruz. Bu maddenin etkin biçimde uygulanması gerekiyor. Kadına sistematik şiddet uygulamak, hapiste yatmayı gerektiren ağır bir suçtur, işkencedir.

2012 yılında yürürlüğe giren 6284 sayılı şiddet yasasının yapım sürecinde bu konunun üzerinde önemle durmuştuk. Kadın cinayetleri için özel bir birim kurulması gerekiyor. Bunun kanuna yazılmasını talep ettik ama maalesef kabul ettiremedik. İçinde kadına yönelik şiddet konusunda çalışan kadın örgütlerinin temsilcilerinin de olacağı, emniyetin, jandarmanın, adli tıbbın, Adalet Bakanlığının, İçişleri Bakanlığının, baroların, tabip odalarının, ilgili tüm kesimlerin temsilcilerinin bulunacağı, önleme görevi ve yetkisi de olan ve konuyla ilgili bütün devlet politikalarını belirleme görevi de olan özel bir birim oluşturulmasını istemiştik. Bu maalesef kanuna girmedi. Böyle bir özel birim oluşturmadan kadın cinayetlerini durdurmak mümkün değil.

2019 yılında Portekiz’de iki ayda 11 kadın öldürüldüğü için ulusal yas ilan edilmişti. Türkiye’de iki günde 11 kadın öldürüldüğünde hiçbir şey yapılmadı. Türkiye’de alındığı söylenen önlemler sadece pilot bölgelerde, yani birkaç ille sınırlı olarak uygulanıyor ve elektronik kelepçe, panik butonu gibi birçok durumda hayat kurtaracak bu araçlar, 50 tane, 100 tane gibi komik sayılacak kadar az dağıtılıyor ve hatta bir bölümü de erkeklere veriliyor. Yaygın ve etkili uygulanmadığı için bu uygulamalar göstermeliktir. Türkiye’de uygulanan politikalar kadına yönelik şiddeti caydırıcı değil, aksine teşvik edicidir.

Son olarak da Türkiye’deki kadın hareketine değinelim….

1980 sonrasında Türkiye’de kadın hareketi önemli işler başardı. Anayasa değişikliği yapıldı, temel kanunların tümü değişti ve çok önemli kurumsal mekanizmaların oluşturulmasını sağladı. O yüzden kadın hareketinin Türkiye’nin en önemli toplumsal ve siyasal hareketlerinden biri olduğunu düşünüyorum. Türkiye kadın hareketi dünya kadın hareketi açısından da önemlidir. Kadınlar için en önemli hukuki metinlerden biri olan İstanbul Sözleşmesi Türkiye kadın hareketinin mücadelesi ve Avrupalı feministlerle dayanışmasının kazanımı olan sonuçlardır. Biz bütün bu kazanımları elde ederken bastığımız zemin çok sağlamdı, çoğu durumda kâğıt üzerinde bile kalsa devletin kadın ve erkek eşitliğini kabul ettiği bir zemin üzerinde yükseliyordu. Şu andaki kadına yönelik şiddet konusundaki artışın en önemli nedeni eşitlik konusundaki devlet politikasının terk edilmiş olmasıdır.

Söyleşi: Funda Tuğrul, Araştırmacı
Bu yazı ilk kez Ad Hoc Mart 2020 sayısında yayımlanmıştır.

Benzer Yazılar

Bir iktidar biçimi olarak aşk

Ad Hoc

Bisikletin bir ‘cankurtaran’ olarak portresi

Ad Hoc

Narcissus’un aynası

Ad Hoc