Kültür

Ünlü-ünsüz uyumsuzluğu

Ünlü-ünsüz uyumsuzluğu

The Guardian köşe yazarlarından George Monbiot, 3 Ekim tarihli “Our cult of personality is leaving real life in the shade” yazısında bir soru ortaya atıyor: “Sizce gazeteler en çok kimlerle röportaj yapıyor? Söyleyecek birçok söze ya da zengin ve farklı tecrübelere sahip olanlarla elbette. Dolayısıyla filozoflar, dedektifler, savaş bölgelerinde çalışan doktorlar, göçmenler, kutupları araştıran bilim insanları, sokak çocukları, itfaiyeciler, aktivistler, yazarlar ya da serbest dalışçılar medyanın öncelikli olarak ilgi göstermesi beklenen kişileri arasında.” Bununla beraber, gerçekler Monbiot’un hesaplarının ötesinde şekilleniyor zira bu arka planlardan gelen bireylerin esamesi okunmuyor gazetelerde. Dahası, ironik bir şekilde, anaakımda kendilerine en yoğun yer bulanlar, kariyerleri gereği hayatlarının çoğunu bir başka kimliğe girmekle geçen aktörler, daha geniş anlamıyla da ünlüler arasından çıkıyor. Dünyanın geri kalan ülkelerinde de durum İngiltere’dekinden farksız. Sıradan insanlar epeydir medyanın gündeminde değil.

Tabii sıradanlık ve ünlülük gibi asimetrinin iki zıt ucuna yerleşen statüler son yıllarda alışılmadık bir diyalektiğe tabi. Bir yandan Grace Kelly, Marilyn Monroe ya da Humprey Bogart gibi, erişilmez bir aura’yla sarılmış, hiyerarşide neredeyse Olimpos tanrılarıyla eşdeğer itibar edinmiş ünlüler ya da ünlülük halleri bugünün koşullarında geçerli sayılabilecek durumlar değil. Bugünün ünlüleri, sıradan halleriyle birer haber ve ilgi malzemesi. Yani, tıpkı “bizler” gibi yeşil salata ya da hamburger arasında benzer kararsızlıkları yaşayan; alkol ya da eğlencenin dozunu kaçırabilen ve makyajsız olduklarında dünya dışı bir güzelliğe sahip oldukları iddia edilemeyecek insanlar. Diğer yandan ise, sıradan insanlar sahne ışıklarının altında geçen şu meşhur 15 dakikaları çoğaltma peşinde. Sosyal medya sayesinde olasılığın gerçekçi bir boyut kazandığını biliyoruz; belki A listesinde değil ama B, C ya da D listelerinde şöhret demokrasisi kapsayıcılığını genişletiyor.

Yıldızlar artık parlamıyor
Michael Ovitz, “Bu kentte bir daha asla öğle yemeği yiyemeyeceksin” klişesinin geçerli olduğu günlerde başrol oynamış bir menajer. 1990’lı yıllarda Tom Cruise’dan Steven Spielberg’e, Barbra Streisand’dan Madonna’ya neredeyse tüm premium isimleri temsil eden şöhret yönetimi ajansı Creative Artists Agency’nin yaklaşık 20 yıl boyunca amiral koltuğunda oturmuş; bugünü geçmişle kıyaslayabilecek bir görgü tanığı. Geçtiğimiz Eylül ayında yayınlanan otobiyografisinin hemen ardından, Ovitz’in Financial Times’a verdiği röportajda da altını ara ara çizdiği gibi; Hollywood -şöhret üreten ve ihraç eden bir fabrika olarak- fazlasıyla değişti: “Sanıyorum, eğlence sektörünün en parlak son dönemlerini tadan benim jenerasyonumdu. Bugün, bu franchise filmlerle nasıl rekabet edilir, bilemiyorum. Bugünün ‘film yıldızları’ kimlerdir, bilmiyorum. Sanıyorum yıldız dediğimiz insanlar artık yok.”

Ovitz’in kastettiği, aylarca konuşulan dedikoduların, şöhret tekellerinin ve kimin sahneye çıkıp kimlerin çıkamayacağının kararını veren sınır polislerinin (yapımcılar, PR yöneticileri…) neslinin tükenmiş olması. Bununla birlikte, tek yönlü bir yol değil bu. Sıradanlaşan ünlülerin karşısına koyabileceğimiz bir “sıradan insanın sıradışı olma” vakası her zaman tedarik altında. Örneğin University of South Carolina’da popüler kültürde meşhur olmanın kodları üzerine çalışan sosyolog Mathieu Deflem. Yıllar önce üniversitede açtığı “Lady Gaga ve Şöhretin Sosyolojisi” dersiyle hayranlar kazanmış, Japonya’yı ziyaret ettiği akademik gezilerinde bile imzasını isteyen groupie’lerle karşılaşmış Deflem. Deflem’in dersi, Amerikan yarışma programı “Kim Milyoner Olmak İster?”de bile anıldı.

Yeni şöhretler Michael Ovitz’in çağına ayak uyduracak yücelikte olmasa da şöhretin döngüsel bir ekonomik modelde işlediğini Ovitz de iyi biliyor. Dünden bugüne basında yeni yüzler beliriveriyor ve eski yüzler kaybolmaya başlıyor. Hatta yılların George Clooney’i günün birinde kraliyet düğünlerinde Amal Clooney’in “plus one”ına dönüşebiliyor. Ancak şöhretin değişen yörüngesinin, bireyleri fazlasıyla aşan toplumsal sonuçları da olabiliyor.

Spot ışıkları etkisi
21’inci yüzyılda insanlar, ünlüler ve ünlü olmak üzere olanlar şeklinde ikiye ayrılabilir. Hâl böyleyken, her iki kategoride de kendine yer bulamayanlar, anonimliğe, dolayısıyla görünmezliğe mahkûm olabilir. Küresel bir ilgiye mazhar oluşunun ikinci yıldönümünü geride bırakan #MeToo hareketinin aslında 2006 yılında, Tarana Burke tarafından başlatıldığını hatırlamak faydalı olabilir. 2017’ye kadar olan süreçte yüzbinlerce kadın cinsel ve psikolojik tacize uğramıştı ancak aktör Alyssa Milano sosyal medya hesabında konuya yönelik bir paylaşım yapana kadar bu kadınların acıları spot ışıklarına layık bulunmamıştı. Günümüz popüler kültürünü ve medya içeriklerini şöhret statüsü yoğun bir azınlığın hayat kesitleri süslerken, toplumsal ajandalar da aynı şekilde etkileniyor.

İngiliz Observer yazarı Sonia Sodha ise “görünüyorum, öyleyse varım” fenomeninin ötesine geçen bir değişim yaşandığını iddia ediyor şöhretin doğasında. Kim Kardashian’ın 1950’lerin kültürel koşullarında bugünkü ününe sahip olamayacağını tahmin etmek zor değil ancak bugünün ünlülük hallerinin yetenek ve ün arasındaki kolektif ilişkinin çözülüşünden ibaret olmayan bir anlam kazandığını kabul etmenin zamanı gelmiş olabilir. Jenerik isimler üzerinden ilerleyeceksek, buz dağının görünmeyen tarafında henüz yeterince yüzleşmediğimiz bir başka gerçek yattığını da unutmamalıyız; o da Muhammed Ali ya da Marlon Brando gibi statüko karşıtlığı ağır basan kişilerin bugün ünlü olamayacakları. Şöyle yazıyor Sodha: “Muhammed Ali, bedelini kötü bir şöhretle ödemiş olsa da tanınırlığını bireysel haklar mücadelelerine destek vermek için kullanmaktan vazgeçmedi. Dünya Şampiyonluğu unvanı geri alınsa, üç yıl boyunca boks karşılaşmalarından men edilse de, Vietnam Savaşı’na karşı olduğunu haykırmaya devam etti… Ali, modern celebrity’lerin doğasını bize gösteren bir sembol: Bugün celebrity’ler, toplumsal dönüşümü sağlayan platformlar değil; aksine içinde yaşadığımız toplumların pasif birer yansımaları.”

Sodha, Jamie Oliver gibi sağlıklı okul yemekleri, Emma Watson gibi toplumsal cinsiyet eşitliği ya da Angelina Jolie gibi haklı amaçlar için şöhretlerini kullanan bireyleri görmezden gelmiyor elbette. Yaptığı şey, bu mücadelelerin bugün hükümetleri ve uluslararası örgütleri harekete geçirmekle sınırlı kalması ve toplumu zorlu sorular üzerinde düşünmeye teşvik etmek yerine ünlülere yönelik hayranlıklarımızı artıran bir eylem formundan ibaret olması. Yerleşik normları sorgulayanlar ve topluma meydan okuyanlar içinse, “sonuçlar” anında devreye giriyor ve oldukça demokratik olduğu iddia edilen şöhret deryası, katı vize uygulamalarını hızlıca devreye sokabiliyor. Bir sosyal medya paylaşımıyla ünlü olanlar, bir başka paylaşımıyla ünsüz olabileceklerinin farkındalar. Hikâyenizi anlatmak ve duyurmak için ünlü olmanız gereken bir çağda ünsüz olmaksa, tarih sahnesinden dışlanmakla eşdeğer.

Şöhretin dönüşen doğasının bugün aldığı biçimde; ünlü ve ünsüz arasındaki geçişler hiçbir zaman olmadığı kadar kolay ancak bu arada duvarlar olmadığı anlamına gelmiyor. Bu duvarlarsa ünlü ve ünsüz arasında değil; bu dünyaların temsilcisi olan bireylerle toplum arasında yükseliyor. Ünlüleri önemsiyoruz; ünsüzleri de önemsizleştiriyoruz.

Benzer Yazılar

Basit bir iddianın hediyesi: Animasyon

Ad Hoc

Bir yavaşlama vesilesi olarak bisiklet

Ad Hoc

Müzikte zamansız bir devrim: Theremin

Ad Hoc