Tematik

Uzay ‘evimiz’ olabilecek mi?

Hazır çiçeği burnunda ilk karadelik görüntüsüne de erişmişken, Interstellar filmine yönelik bir Neil deGrasse Tyson yorumunu hatırlatmak isteriz. Bu yorum, aslında Tyson’dan filmin gizemlerini aydınlatmasını isteyen bir takipçisinden gelen bir eleştiri: “İnsanlığın, Dünya’dan bir solucan deliği vasıtasıyla kaçmayı Dünya’nın sorunlarını çözmekten daha iyi bir plan olarak gördüğü bir geleceği hayal etmekte zorlanıyorum.”

Modern bilimkurgunun mimarlarından Jules Verne, denizaltılar, müzik kutuları ve hologramları öngördüğü gibi, uzaya dair ilk arzu nesnelerimizden biri olan Ay’a seyahati de öngörmüştü. Uzayla uzaktan uzağa süren flörtlerimizin ilk kez fiziksel bir temasa dönüşmesiyse 1957 yılında teknolojik ve politik
bir zafer olarak algılanan Sovyet yapay uydusu Sputnik’in Dünya’nın yörüngesine oturmasıyla yaşandı. Bugünse sınırsız bir uzama dair, sınırları giderek genişleyen bir planlar repertuarı mevcut. Dünya’yı terk etmek henüz bir zorunluluk olmasa da biraz keşfe çıkmanın, bilimsel potansiyellerimizi sınamanın ve iktisadi aklın erişim alanını genişletmenin önünde hiçbir engel yok.

SpaceX kurucusu Elon Musk, geçtiğimiz Eylül ayında Mars’a birkaç bin dolarlık biletler karşılığında ziyaretler düzenlemenin birkaç yıl içinde mümkün olacağını söylemişti. Tabii uzaya yönelik ticari
emellere sahip olanlar sınıfına, Blue Origin’le Jeff Bezos, Virgin Galactic’le Sir Richard Branson ve Orion Span’le Frank Bunger de dahil. Branson, Tom Hanks, Leonardo DiCaprio ve Katy Perry’den 60 millik dikey bir uçuş için şimdiden 250 bin dolar aldığını söylüyor. SpaceX ise Yusakı Maezawa’yı 2023 yılında Ay etrafında bir yolculuğa çıkarmaya hazırlanıyor.

Yatırım bankası UBS, uzay ekonomisinin önümüzdeki 20 yıl içinde dünyanın 16’ncı büyük ekonomisi Endonezya’nın ekonomisinin büyüklüğüne ulaşacağını öngörüyor. Uzay turizminin uzay ilticasına dönüşmesiyse biraz daha beklemek durumunda zira George Washington Üniversitesi Space Policy Institute direktörü Henry Herzfeld, uzayda nerelere gideceğimizin ve hangi koşullarda gideceğimizin şimdilik insanların bu ziyaretlerle ne kazanmak istedikleriyle zaman ve bütçe gibi somut koşullara bağlı olduğunu belirtiyor. Buna rağmen, uzay göçü hâlâ planlar dâhilinde. Ne zaman gerçekleşeceği belirtilmeyen uzun vadeli planlar…

‘İnsan Dünya’da doğsa da Dünya’da kalmak zorunda değil’

Eski Başkan Barack Obama “Amerikalıların güneş sistemine yalnızca yaşamak için değil, kalmak için de gitmelerini sağlamak istiyorum” demişti. Sözleri çok da bilimkurgu niteliğinde sayılmazdı zira NASA’nın çok daha önce, 1994 yılında, Princeton’lı fizikçi Gerard O’Neill’ın 1970’lerde yaptığı bir keşif üzerine hayata geçirdiği bir web sitesi vardı. O’Neill, içinde yaşayabileceğimiz devasa uzay araçları inşa edebileceğimizi belirtiyordu; “Kaliforniya büyüklüğünde, fantastik manzaraları ve sınırsız özgürlüğü olan” araçlar olacaktı bunlar. A Space Odyssey ile başlayan, Uzay Yolu ve Yıldız Savaşları ile devam eden 2000’li yıllarda Battlestar Galactica, Red Planet, Martian, Interstellar ve Gravity ile zirveye ulaşan uzaya dair popüler ilginin bu fantezileri beslemesi doğal. Elbette bugün hayal gücünün bu ürünlerini -birtakım “pratik” sorunları çözmemiz durumundagerçekleştirebilecek tüm teknolojik imkânlara sahibiz. Ne de olsa, ilk fiziksel temasımız üzerinden geçen sadece 62 yılda büyük bir aşama
kaydettik.

İlk uzay ülkesi bile, Asgardia adıyla kurulmuş, şimdiden 1 milyonu aşkın vatandaşa ulaşmış durumda. Daimi bir nüfus, tanımlanmış bir toprak parçası, bir hükümet ve diğer ülkelerle ilişkiler geliştirebilme yetkinliği gibi kriterleri gerçekleştirmesiyle birlikte, Birleşmiş Milletler tarafından tanınırlık kazanacak. Ya da Birleşmiş Milletler, uzaydaki yeni yaşam alanlarının inşasıyla, tüm yasal çerçevesini gözden geçirmek zorunda kalacak.

Yeryüzü ‘ev’ vasfını yitiriyor

Stephen Hawking 2017 yılında, insanlığın Dünya’da yalnızca 100 yılının kaldığını söylemişti. Yapay zekâ, otomasyon, küreselleşme ve iklim değişikliğinin yaşam standartlarını düşürmesiyle başka bir “ev” aramanın zamanının geldiğini ifade ediyordu Hawking. Teknolojik iyimserliğimiz bunun mümkün olduğunu gösterse de ortada yanıtlanmayı bekleyen bir başka soru(n) daha var: İnsanlık durumunu geride bırakmaya ve tüm yaşamı sosyo-kültürel taraflarından arındırılmış bilimsel bir pratik olarak yaşamaya hazır mıyız?

Hannah Arendt, İnsanlık Durumu kitabında, Sputnik’in uzaya çıktığı günlerde Amerikan gazetelerinde yer almış bir manşeti hatırlatıyordu: “İnsanlar, yeryüzündeki mahkûmiyetinden kurtulmak için ilk adımı attı.” Şimdiye dek çoğu filozof bedeni bir hapishane ya da pek çok dindar fani yaşamı bir hapishane olarak görmüştü ancak yeryüzünün kendisinin bir tutsaklık alanı olarak düşünülmesi bir ilkti. İnsanlık durumunun özünü, evini oluşturuyordu yeryüzü. Herhangi bir çaba sarf etmeden hareket edebileceği ve soluk alıp verebileceği bir yaşam alanı sunması itibarıyla bilinen evrendeki yegâne yerdi. Ve yeryüzü aynı zamanda, insanın inşa ettiği ve onu hayvanlardan ayıran bir başka dünyayı barındırıyordu. Bu doğal yaşamı “yapay” hale getirmek, doğayla olan son bağlarımızı da koparmak ve yaşamı bir deney tüpünde yaratmak gibi bilimsel teşebbüslerle kendini dışa vuran arzunun vardığı son nokta da dünyaya mahkûmiyetten kurtulma ve insanlık durumunu geride bırakma istenciydi düşünüre göre. Bilimsel olarak bunu yapabilmemizin önünde hiçbir engel ya da Dünya doğumlu olsak da uzay sakinleri gibi davranmamızda hiçbir sorun yok. Ancak gerçekten tüm teknolojik imkânlarımızı, yeryüzünü terk etmek ve “insan-ev ilişkisi”ni tamamen geride bırakmak için mi kullanmak istiyoruz?

Benzer Yazılar

Ya sev ya da terk et: Bedensiz varoluşlar

Ad Hoc

Görsel kültürde görünür olan tam olarak ne?

Ad Hoc

21’inci yüzyılda ‘flâneur’ olmak ya da olamamak…

Ad Hoc