Teknoloji

Uzay kolonizasyonu ve hukuk

Uzay kolonizasyonu ve hukuk

Bu ne fantastik ve boş bir konu” diye düşünmeden önce aklınıza “Ay kimin?”, “Ay’ı dünya ülkeleri nasıl paylaşacak, Dünya’daki yüz ölçümlerine göre mi paylaşılacak?”, “Peki ya Mars?”, ““E gidebilenle, gidemeyen bir mi?” gibi sorular gelmiyorsa, bence bir sorun var.

Fethin, mülkiyetin ana unsuru olduğu, “bayrağımı diktiğim ve tuttuğum yer benimdir” dönemlerinden, Mars yüzeyine kuracağımız yerleşkeler için Mars toprağını incelemeye başladığımız bu döneme kadar hem teknolojide hem de uzayda çok şey değişti.

Uzay turizminin başlayıp, ticari olarak ölçeklendirilmesinin projelendirildiği, göktaşları ve gökcisimlerinde madencilik yaparak, endüstride yeni elementlerin ve madenlerin kullanılmasına yönelik yatırımların yapıldığı, güneş sisteminin en dış gezegeni Pluton’un çevresinden uzay mekiği geçirip geri getirdiğimiz yılların içindeyiz.

‘Toprak kiminse, üzerindeki gökler de onundur’

Uzayın, gökcisimlerinin, uzay istasyonlarının silahlandırılması, ticari amaçla kullanımı, yerleşim amaçlı kullanımı, kolonizasyonu artık bilim kurgu filmi senaryosu değil, teknik ve hukuk dünyasının gündelik meseleleri haline geldi. Aslında son 50 yıldır bu konu işleniyordu, Türkiye devlet olarak da bunun çok farkındaydı, ancak ne yazık ki halk bilgilendirilmedi, aydınlatılmadı ve bu konu bir devlet politikası olarak önceliklendirilmedi. Diğer bilimsel ve hukuki meselelerin önceliklendirilmediği gibi…

Uzay hukuku dediğimiz olgu uluslararası kamu hukuku, idare hukuku, telekomünikasyon hukuku, çevre hukuku, ceza hukuku, ticaret hukuku, sağlık hukuku, sivil havacılık hukuku, sigorta hukuku, fikri mülkiyet hukuku, uzay keşfi, zarar sorumluluğu, silah kullanımı, arama-kurtarma ve sağlık hukuku gibi alanları da kapsar. Hatta bugün bazı özel şirketlerin atmosfer dışı yolculuk ve Ay turizmine başlama hazırlıkları turizm hukukunun ve tüketici hukukunun da işin içine girmesi gerektiğini gösteriyor.

Roma Hukuku’nun ünlü maksimi “Toprak kiminse, üzerindeki gök ve altındaki merkeze kadar ne varsa onundur” (Cujus est solum, ejus est usque ad coelum et ad inferos), daha sonra 1944 Chicago Konvansiyonu’nda “masum geçiş” hakkıyla yenilenecek şekliyle, 1919 Paris Konvansiyonu’nda yerini bulmuştu. Buna göre her ülke kendi toprak sahasının üzerindeki hava sahasının da hakimi ve bunun üzerinde devletsel hükümranlık hakkı bulunuyordu.

1950’lerin sonunda uzay yarışının kızışmasıyla ve özellikle iki devletin atmosfer dışı uzayda etkin olmaya başlamasıyla konu önce ABD ve SSCB arasında ikili görüşmelerle, daha sonra da Birleşmiş Milletler tarafından ele alınmaya başlandı.

Uzayın barışçıl amaçlarla kullanımı

1959’da BM tarafından Uzayın Barışçı Amaçlarla Kullanımı Komitesi kuruldu. Bu komiteye bir teknik ve bilimsel bir de hukuk olmak üzere iki alt komite yardımcı oluyordu.

1963’te dünyanın ilk uzay hukukçusu olarak kabul edilen Andrew Haley Space Law and Government adlı kitabını yayınladı. Bu aşamadan sonra çeşitli kitaplar ve ciddi makalelerle uzay, hukuki açıdan farklı yönleriyle ele alınmaya başlanarak literatür gelişmeye, zenginleşmeye başladı.

Yine 1963’te kısaca “Kısmi Test Yasağı Anlaşması” olarak bilinen ve Türkiye’nin de taraflarından olduğu, Atmosferde, Uzayda ve Deniz Altında Nükleer Silah Testlerinin Yasaklanması Anlaşması imzalandı.

1967’de kısaca “Uzay Anlaşması” olarak bilinen ve Türkiye’nin de ilk imzacı taraflarından olduğu, Devletlerin Ayda ve Diğer Gök Cisimleri Dahil Uzay Keşfi ve Kullanımı Prensipleri Üzerine Anlaşma imzalandı.

1968’de kısaca “Kurtarma Anlaşması” olarak bilinen ve yine Türkiye’nin de taraf olduğu, Astronotların Kurtarılması, Astronotların ve Uzaya Fırlatılan Objelerin Geri Getirilmesine İlişkin Anlaşma imzalandı.

1972’de kısaca “Sorumluluk Anlaşması” olarak bilinen ve evet, yine Türkiye’nin de taraf olduğu, Uzay Objelerinin Sebebiyet Verdiği Zararlardan Sorumluluk Anlaşması imzalandı.

1979’da ise kısaca “Ay Anlaşması” olarak bilinen “Ay ve Diğer Gökcisimlerin Üzerinde Devletlerin Faaliyetlerinin Düzenlenmesi Anlaşması” imzalandı veya belki imzalanmaya çalışıldı dersek daha doğru olur zira bu girişim aslında başarısız oldu. Bu sözleşme, Ay ve diğer gökcisimleri üzerindeki yargı hakkının veya teknik hukuki terimle “hukuki görev ve yetkinin” (jurisdiction) tüm akid devletler tarafından feragati ve uluslararası topluma bırakılmasını öngörüyordu.

Bu sözleşme insanlı Ay yolculuğu yapan veya yapma kabiliyeti olan hiçbir ülke tarafından onaylanarak iç hukuka intikal ettirilmedi. Bu sebeple uygulamada Ay Anlaşması başarısız bir girişim olarak kaldı. Böyle önemli bir anlaşmaya tüm önemli uzay teknolojisi ve erişimi olan ABD, Rusya, Japonya, Çin gibi ülkeler mesafeli kalırken, 2012 senesinde Türkiye bu anlaşmayı imzalayarak tanıdı.

Türkiye ufuklarında uzay

Tüm bu tarihlerin ve gelişmelerin dünya tarihi için objektif önemi tabii ki çok büyük ancak Türkiye açısından da çok büyük subjektif bir önemi var. Görünen o ki 1950’lerden beri hükümetlerimiz ve parlamentomuz aralıksız olarak bu gelişmelerin çok da güzel farkında imiş… Hatta Fransa ve Hindistan dışında uzay teknolojisi olan hiçbir ülkenin tanımadığı Ay Anlaşması’nı da 2012 gibi daha yeni sayılabilecek bir zamanda kabul etmiş.

Peki, 65 yıl gibi bir süreye yayılan bu farkındalık teknolojik girişimlerimize, hukuk düzenimize, medyamıza, halkımızın bilincine nasıl yansımış? Cevap basit: Yansımamış.

Bugün dünyanın süper güçleri burnumuzun dibinde, sınırlarımızda birbirleriyle çatışır veya global arenada ticaret savaşları veya siber savaşlar içinde gibi görünürken, ki kısmen öyledir, dünya dışında, uzayda, Ay’da birlikte ortak uzay istasyonları inşa ediyor, ortak uzay madenciliği, uzay turizmi şirketleri kuruyor, uzay yerleşkelerinin projelerini hazırlıyor.

Dünya’dan Mars’a yapı malzemesi taşımayacağımız için Mars’ın atmosfer ve iklim yapısı ile hareketleri, toprak yapısı, yüzey ve yüzey altı topoğrafyası ve jeomorfolojik özellikleri çok detaylı olarak çalışılıyor ve Mars’ın coğrafi özelliklerine bakılırsa Konya Çatalhöyük’teki yerleşim şekline benzer yerleşkelerin kurulabilme ihtimalleri çok yüksek görünüyor.

Bu sene başında Ryugu asteroidine uzay aracı indiren Japonya, organik molekül zengini olduğu düşünülen asteroidden materyal topluyor ve bu materyalleri Dünya’ya getirecek. Bu çalışma Dünya’ya yakın asteroidler ve gökcisimleri üzerinde madencilik faaliyetleri yapmayı bilim kurgu senaryosu olmaktan çıkarıp, elle tutulur bir ihtimal haline getiriyor.

Uzayda mülkiyet hakkı

25 Kasım 2015’te Obama tarafından imzalanan Amerikan Ticari Uzay Erişimi Rekabetçilik Kanunu (US Space Commercial Space Launch Competitiveness Act) ile ABD şirketlerine asteroidlerde ve gök cisimlerde kısmi mülkiyet hakkı tanıyarak bunlar üzerinde madencilik yapma izni verdi. Tabii bu faaliyet sonucu elde edilecek materyal veya o materyal kullanılarak geliştirilecek yeni maddeler de o şirketlere ait olacak. 2015 Kasım’ında gelen bu kanun aslında ABD için de Dünya için de ilk ulusal uzay mevzuatı değil.

1958 senesinde çıkarılan ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Kanunu ile kurulan NASA, 1970’li yıllardan beri külfetli ve pahalı olan uzay araştırmalarını ve yolculuklarını outsource etmenin yollarını arıyor ve bu tür hizmetlerin bir kısmını COMSAT, RSA ve Western Union gibi şirketler eliyle verdiriyor. Bu sebeple, ABD, uzay ve uzay teknolojilerinin ticarileştirilerek, özel sektöre ve girişim şirketlerine açılabilmesi için 1984’te “yıldız savaşları” projelerinin hız ve ün kazandığı Ronald Reagan başkanlığı döneminde, Ticari Uzay Erişimi Kanunu’nu (Commercial Space Launch Act) çıkardı. Bu kanun 1988’de ve 2004’te iki kere değişti ve güncellendi.

2010 senesinde, yine Obama döneminde NASA Yetkilendirme Kanunu çıkarılarak, NASA’nın Dünya yörüngesi dışında daha fazla çalışma yapabilmesi, daha fazla insanlı çalışma yapabilmesi ve dünya dışında kalıcı bir insan yerleşkesi kurmak üzere NASA’nın mali olarak güçlendirilmesi (3 yılda 58 milyar ABD doları) sağlandı.

Bugün ABD’de yedi tane özel şirkete ait uzay fırlatma limanı ve ticari uzay işletmeleri şirketi bulunuyor.
Bu özel şirketlerden en popüleri olan Virgin Galactic, Amerikan standartlarına göre uzay sayılan bölgeye ilk çıkışını henüz sadece 8 ay önce gerçekleştirebildi ve bugüne kadar para karşılığı satılan bir turizm uçuşu gerçekleştiremedi. Buna rağmen proje çok güzel gidiyor ve 2019 senesi içinde 250 bin dolara alınabilecek bir biletle ki şu anda bir kaç sefer için tüm biletler satılmış vaziyette, resmi olarak uzay sayılabilecek yüksekliğe seyahat etmek mümkün.

Yine ilginç ve bilinmesi gereken bir bilgi olarak paylaşayım ki, Virgin Galactic şirketinin yüzde 31,8’lik hissesi Abu Dhabi emirine ait. Bu hisseleri Aabar Investments, Virgin Galactic’in Birleşik Arap Emirlikleri’nde yapacağı uzay turizmi faaliyetlerinde inhisar hakkı ile birlikte 2010’da satın almıştı.

Turistik keşifler ve uzay yolculukları

ABD’de de son 60 yıldır bunlar olurken, uzayda rekabetçi politika izleyebilecek kadar teknolojisini geliştirebilmiş ülkeler de hukuk alanında ve uzay araştırmalarının ticarileştirilmesi alanında boş durmadılar.

O kadar geriye giderek detaya girmeyeceğim ama ilk uzay turizmini başlatan ülke olarak Rusya’nın bu konudaki önemli tecrübesini ve bunun ekonomik boyutunu ifade etmemek olmaz.

Bugüne kadar orbtial flight denen atmosfer ile dış uzay arasındaki sınırın aşılarak uzay seviyesinde seyahati turistik amaçlarla gerçekleştiren tek program bir Amerikan şirketi olan Space Adventures ile Rusya Uzay Ajansı tarafından gerçekleştirildi. Bu şirket 2002 – 2009 yılları arasında Rus Soyuz uzay araçlarını kullanarak 7 müşterisini uzay yürüyüşü yapma opsiyonlu programlarla uzaya götürüp getirdi.

Bu arada 21 milyon dolarını aldıktan sonra uzaya götürmediği Japon işadamı Daisuke Enomoto ise şirkete kendisini uzaya çıkarmadığı ve parasını iade etmediği için bir dava açtı.

Amerika ve SSCB döneminden beri konudaki en büyük rakibi Rusya’nın yanı sıra 20 Batı ülkesi de benzer şekilde uzayın ve gök cisimlerinin ticarileştirilebilmesi için çeşitli mevzuatlar çıkardılar.

1970’de tamamen “yerli ve milli” üretim roketini fırlatan dünyanın dördüncü ülkesi olarak yarışa katılan Japonya bu furyaya Kasım 2016 gibi geç bir tarihte dahil olsa da özel şirketler tarafından uzay araştırmaları, uzay seferleri, uzay ve gök cisimlerinin ticari kullanımına ilişkin faaliyetler yapabilmesini düzenlemeye çalıştı.

Yazıma başlarken kullandığım en baştaki sorulara cevap vermeye çalışarak bu uzun ve zor konuyu biraz daha somutlaştırmaya çalışayım.

Bugüne kadar dünya dışı emlakçılıktan milyonlarca dolar kazananlar olduysa ve eskiden bir kıta veya ada keşfedildiğinde üzerine bayrağı diken onun sahibi haline gelse ve ABD Ay’a ilk bayrağı dikmiş olsa da hemen ifade edeyim ki, yukarıda bahsettiğim 1967 Uzay Anlaşması’na göre, Ay kimseye ait değil. Nitekim ne NASA ne Rusya Uzay Ajansı bugüne kadar Ay üzerinde bir mülkiyet ve hükümranlık iddiasında bulunmadı.

Güneş sisteminde Ay gibi, gezegenlerin doğal uydusu olan 181 tane daha “ay” var. Tanıdığımız ve tanımadığımız binlerce gezegen gibi. Bunların hiçbiri birine ait değil.

Bunların kitle imha silahları ile silahlandırılması da mümkün değil.
Ancak bunların tamamının barışçıl amaçlarla veya saldırgan olmayan şekilde kullanılması mümkün. Tabii binlerce yakın asteroidin bahsettiğimiz ticari ve endüstriyel değerini, Obama tarafından 2010’da ortaya konan ve kanunla desteklenen “dünya dışında kalıcı bir insan yerleşkesi” kurma vizyonu sebebiyle, son “Ay Anlaşması” hiçbir zaman büyük ülkeler tarafından tanınıp yürürlüğe konmamış.

Yok olan, kitle hareketleriyle düzeni bozulan Dünya’yı birileri terk edecek, daha barışçı, daha insani, daha sürdürülebilir bir hayat kuracaklar. Onları oraya birileri götürecek. Bazı seçimler yapılacak. İşte bu “gidenler” ve “götürenler” arasında biz olabilecek miyiz? Bunların kuralları, standarları ne olacak? Gidilen yerin hukuku ne olacak? Kalanlara ne olacak?

Bugün itibarıyla hukukun cevap vermediği ve bir insan hakları dilemması ve bir varoluşsal kriz haline gelen asıl mesele bu.

Burçak Ünsal
Avukat

Benzer Yazılar

Yabani otlar ve robotlar

Ad Hoc

Küresel tehdit: Aşı karşıtlığı

Ad Hoc

İklim için kırmızı alarm verildi

Ad Hoc