İnsan

Uzun sürmüş bir yanılgının akşamı: Depresyon

Uzun sürmüş bir yanılgının akşamı: Depresyon

Dünya Sağlık Örgütü danışmanlarından psikiyatrist JC Carothers, 1953 yılında bir makale yayınlamıştı. Makalesi “Afrikalı zihin yapısı” üzerineydi ve kara kıta yerlilerinin depresyon gibi bir deneyim yaşayabilmek için gerekli olan psikolojik gelişimden ve kişisel sorumluluktan yoksun olduklarını anlatıyordu. Carothers’in yaklaşımının psikolojik sorunlara yönelik neredeyse tüm 20’nci yüzyıl yaklaşımının bir özeti olduğunu söylüyordu Tina Rosenberg. Neydi bu yaklaşım? Zihinsel sağlığın yalnızca Batılı, zengin ülkelere has bir sorun olduğu kanısı.

Tina Rosenberg, günümüz medyasının eksik olan bir tarafını, haberlere verilen insan tepkilerini haberleştirmek için kurulan ve gazetecileri bir araya getiren platform Solutions Journalism’in ortak kurucularından ve geçtiğimiz günlerde The Guardian gazetesinde yayınlanan “Busting the myth that depression doesn’t affect people in poor countries” makalesinde depresyona yönelik uzun sürmüş bir depresyon hatasının izini sürüyor.

Toplumsal adalet mi psikoterapi mi?

Mumbay doğumlu Vital Patel Londra’da aldığı psikiyatri eğitiminin ardından 1993 yılında Zimbabve’ye taşınarak bu Batılı varsayımı test etmek üzere çalışmalarına başladı. Yoksul ülkelerde depresyonu akla getiren semptomların aslında yoksulluğa ve yetersiz yaşam koşullarına verilen bir yanıt olup olmadığını anlamaya çalışacaktı. Pek çok Batılı meslektaşı gibi o da sömürge dönemlerinden miras psikolojik sağlık sorunlarının çözümü için işe yarayacak yöntemin psikoterapi değil, toplumsal adalet olduğuna inanıyordu. Çalışmalarına geleneksel şifacılarla ve hastalarla yapılan odak grubu sohbetleriyle başladı. Hastalar, rahatsızlıklarına yerel dilde kufungisisa adı verilen, bir sorun hakkında yoğun endişe duyma anlamına gelen bir kavramı paylaştılar Patel’le. Ancak kimse bunun bir rahatsızlık olduğunu düşünmüyordu, daha çok yoksulluk gibi stres yaratan durumlara bir tepki olarak geliştiği fikrindeydiler. Patel, kendisini Afrika’nın güneyine sürükleyen varsayımda haklı olduğuna kanaat getirmişti ki, kufungisisanın ne tür belirtilerle kendini dışa vurduğunu anlayınca Londra’daki kliniğinde işittiklerinden farksız olduğunu anladı: Umutsuzluk, yorgunluk, sorunlarla başa çıkmakta güçlük ve ilgisizlik; bir başka deyişle depresyon…

Aynı tarihlerde Dünya Bankası da Washington’da küresel sağlığa yaklaşımı dönüştürecek bir projeye start veriyordu. Hastalıkların tedavisine ve önlenmesine yönelik kararlar, bundan böyle veri temelli olacaktı. Dünya çapında yaşanan ölümlerin ve hastalıkların nedenlerinin haritalandığı çalışmalar neticesinde dünya üzerindeki rahatsızlıkların en önemli nedeninin psikolojik sorunlar olduğunu bulguladılar. Zengin ya da yoksul, Kuzey’den ya da Sahraaltı’ndan, depresyon ve endişe evrensel bir sorundu ve üretken bir yaşamın önündeki en büyük engeller arasındaydı.

Tedaviye erişim ve global farkındalık

Tina Rosenberg, yoksul ülkelerde zihinsel sağlık sorunlarının yaşanmadığı varsayımının yalnızca bilimsel bir önyargı olmadığını ve politik bir motivasyonu barındırdığını da ekliyor. Özellikle sol görüşlü Batılılar arasında, yoksul ülkelerdeki sorunları tıbbi bir bağlamda ele almanın yerel kültür üzerinde kültürel bir hegemonya yaratma teşebbüsü olduğunu, sorunların toplumsal ilişkileri rahat bırakarak çözülebileceğini ya da depresyon bu coğrafyada mevcut olsa bile gıda ya da barınağa sahip olmayan insanlar için tedavisinin ancak ikincil önemde olduğunu düşünenler vardı.

Depresyonun varlığını kabul etmek ve uygun tedavi araçlarını hastalara ulaştırabilmek… Bu ikisi arasında 2019 yılı itibarıyla bile bir uçurum bulunuyor. Zengin ülkelerde bile depresyon tedavisine ihtiyaç duyanların yarıdan fazlası bu tedavilere erişemiyor ya da talep etmiyor. İngiltere’de Mental Health at Work projesini hayata geçiren Cambridge Dükü Prens William’ın, Dünya Ekonomik Forumu’nda, iş yaşamındaki insanların yalnızca yüzde 2’sinin insan kaynakları departmanlarıyla zihinsel sağlık problemleri hakkında konuşmaya istekli olduğunu belirttiğini de hatırlatmış olalım.

Denklemin ikinci yarısı, yoksul ülkeler için özellikle sorunlu zira alt ve alt-orta gelir ülkelerinde, zihinsel sağlık sorunlarına ayrılan kaynak hali hazırda oldukça düşük olan sağlık bütçelerinin yüzde 3’ü civarında. Bu kaynak da genellikle şizofreni gibi şiddetli rahatsızlıkların tedavilerine harcanıyor.

Dahası, Dünya Sağlık Örgütü istatistiklerinin ülkelere göre sağlık sektöründe istihdam edilen psikolog ve psikiyatrist rakamlarına baktığımızda görüyoruz ki pek çok yoksul ülke 2015 yılı itibarıyla bir psikiyatriste sahip değil. Psikolog oranları ise 100 bin kişiye Zimbabve’de 0,04, Afganistan’da 0,42 olacak kadar düşük. Sierra Leone’da ise 0.

Neyse ki bu durum değişiyor. Vital Patel’in çalışmalarından yıllar sonra zihinsel sağlığın önemi özel sektörün gündeminde giderek artıyor. Birleşmiş Milletler’in Milenyum Hedefleri arasında yer almayan sorun “herkes için zihinsel sağlık bakımı” başlığı ile Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri arasındaki başlıklardan biri oldu. Bugün dünyada milyonlarca insan ve binlerce örgüt, coğrafyadan ve sınıftan bağımsız olarak, zihinsel sağlığa yönelik bilgi ve fikirlerini paylaşıyorlar.

Benzer Yazılar

İnsan hakları perspektifinden robotlar

Ad Hoc

Krallar ve yöneticiler bir yana, esin perileri bir yana

Ad Hoc

Freddie Mercury’nin anlatılmayan hikâyesi ve Zanzibar Devrimi

Ad Hoc