Kültür Manşet

Vaporwave: Var olmayan geçmişin hayaletleri

Vaporwave: Var olmayan geçmişin hayaletleri

Vaporwave bir müzik türü olarak kaynağı belirsiz bir şekilde internet ortamında doğduğunda yıl 2011 idi. Fakat bu müzik türü hiç de 2011 yılına aitmiş gibi tınlamıyor ve görünmüyordu. Bu müziğin estetiği üzerine yazan Redmond Bacon, vaporwave’in bileşenlerini şöyle sıralıyor: “anime, siberpunk, 90’ların sonuna ait web tasarımları, ikiz kulelerin görüntüleri, internetin ilk yıllarında kullanılan mesaj panoları, 3D-nesnelerin yorumları, Yunan heykelleri, şehir manzaraları, takım elbiseli adamlar, IKEA elinden çıkma iç mekân tasarımları, havaalanı barları, şirket logoları, ilk bilgisayar oyunlarından, bilhassa NES ve Nintendo oyunlarından görüntüler, alışveriş merkezleri…”

Eleştiri ve arzu nesnesi aynı

Vaporwave müziği bütünüyle diğer müzik eserlerinden elde edilen ve yeniden kullanılabilen küçük ses parçalarından (sample) meydana gelir. Bilinen bir parçadan alınan sample tanınmayacak ölçüde yavaşlatılarak bitimsiz bir tekrarla yeniden düzenlenir. Vaporwave bu anlamda postmodernitenin özelliği olarak yeniden üretim ve pastişi ön plana çıkaran Fredric Jameson’ı doğrular niteliktedir. Bu müzik türü yeniden üretimin ve duygulanımın kaybının müziğidir.

Postmodernite hayaletler üretir, ölü metalarını şimdiye musallat eder ve geçmişi şeyleştirir, bunu tarih duygusundan yoksunlukla yaptığı için aslında geçmişin bir göndereni kalmaz. Geçmiş, duygulanımdan yoksun olarak, yalnız meta ilişkilerine indirgenmiş bir şekilde belirir. Vaporwave’de, modern Japon kültürü, Bıçak Sırtı filminin distopik, neon ışıklı, reklam panolu şehir tasarımı ile Yunan heykelleri bir arada bulunur, nesnesi olmayan bir nostalji vardır. Vaporwave dayandığı siberpunk kökler dolayısıyla, kapitalizm eleştirisi yaptığını iddia eder. Hem onu arzulanır kılar hem de eleştiri mesafesinde kaldığını iddia eder. Vaporwave müziği akarken, fonda kullanılan görsellerde 90’lar estetiği ile İkiz Kuleler bir aradadır. Geçmişin kullanımı, tarih duygusundan yoksundur çünkü kendisini konumlandıramaz, ayırt edicilik silinmiştir. Zaten Jameson da Postmodernizm Ya Da Geç Kapitalizmin Kültürel Mantığı adlı kitabının önsözünde postmoderniteyi tanımlamanın en iyi olarak tarih duygusunu yitirmiş bir çağdan bahsetmek gerektiğini söylemiyor muydu?

Neden pastişe mahkûmuz?

Redmond Bacon, parodiyi vaporwave estetiğinin bir parçası olarak görüyorsa da Jameson’ı izleyerek diyebiliriz ki postmodernitede parodinin yerini pastiş almıştır. Pastişte parodinin gizli amaçları, alaycı itkileri yoktur, tamamen nötrdür. Buna göre diyebiliriz ki, vaporwave pastişin yani kör bir parodinin müziğidir.

Vaporwave aslında var olmamış bir geçmişe duyulan nostaljinin müziğidir. Kaybedilen, yitirilen şey geçmiş bile değildir aslında, gelecek tahayyülüdür. Neden, diye soruyordu Mark Fisher, neoliberal kapitalizmin gelişiyle birlikte tüm bir kültür, geçmişi anımsamaya ve pastişe mahkum oldu? Vaporwave’in dayandığı kaynaklar ölüdürler. Bu yalnızca vaporwave’e has bir özellik değil, hâkim kültürün saplandığı bir tekrardır. Her şey geri dönebilir, eski filmler yeniden uyarlanabilir, 70’ler tekrar moda olabilir, ya da 80’lere dönük nostalji arzulanabilir. Çevremizde bulunan bu ölü formlara gereğinden fazla hoşgörümüz vardır. Mark Fisher bu duruma “geleceğin usulca yitişi” adını verir. Gelecek bir anda sönümlenmez, bir süreç içinde gerçekleşir, usulca geçmişin şimdimizi tekrar tekrar işgal etmesine hissizleşir, toplumsal ilişkilerimizi geçmişin metalarının yeniden üretimi olarak görmeye başlarız.

21’inci yüzyılın ayırt edici bir kültürel özelliği var mı?

Geçmişin bu yeniden üretimi, zamanın kendine özgülüğünün yitirilmesine sebep oldu. Fisher’a göre örneğin, 1980’lere damga vuran kültürel atmosferi, sesleri, albümleri, modayı ayırt edebiliyorken, 21’inci yüzyılın ayırt edici özelliği olan teknolojik dönüşümler dışında kültürel olarak ayırt edici, damga vuran, kültürel kuvvetlerden söz etmek mümkün görünmemeye başlar artık. Fisher, biraz daha ileri gidip 21’inci yüzyıl geçmişin form düzeyinde yeniden üretilmesi olduğunu söyleyecektir.

Fisher bu konuda yalnız sayılmaz, örneğin Svetlana Boym, 20’nci yüzyılın fütürist bir ütopya ile başlayıp, nostalji ile sonlandığını söylemişti. Kendisini geleceğin müziği olarak sunan vaporwave aslında gelecek beklentisini yitirmiş bir kültürün müziği olarak görülmelidir. Postmodernitenin yarattığı hayaletlerin şimdiye musallat olduğu geleceksiz, ütopyasız bir dünyanın müziğidir bu.

Mark Fisher, Ghosts of My Life kitabına epigraf olarak Drake’ten bir şarkı sözünü kullanmıştı: “Son zamanlarda kendimi Memento’daki Guy Pearce gibi hissediyorum.” Her gün sil baştan başlayıp hafızasını kazanmaya çalışan ama hep yenilen, nerede olduğunu, kim olduğunu unutmuş, kendini konumlandıramayan (kapitalist gerçekçi) bir özneyi işaret ediyordu burada. Biz de bu kapatılmışlığın, tekrarın, konumlandırılamazlığımızın farkına varıp hayal gücümüz üzerine mücadele vermeliyiz. Tarihin sonunun bu uzun karanlık gecesini göğüslersek, belki Fisher’ın dediği gibi, hiçbir şeyin mümkün görünmediği, olanak ufkunu kapatan bu gri perdeyi yırtar ve her şeyin mümkün olduğu bir yere doğru gidebiliriz.

Yazı: Koray Kırmızısakal
Bu yazı ilk kez Ad Hoc Mayıs 2020 sayısında yayımlandı.

Benzer Yazılar

Müzikte zamansız bir devrim: Theremin

Ad Hoc

Tesla: Tekerlekli cep telefonu

Ad Hoc

Navigasyondan önce

Ad Hoc