İnsan Manşet

Var mıyım yok muyum?

Benlik kaygısı ve kimlik arayışı 21’inci yüzyıl insanının yeni problemi değil; ancak bugünün uyaranlarıyla sürekli dinamik ve canlı kalan, gündelik hayatımızın bir parçası olan bu sorunların, bu yüzyılın bir yarasına denk geldiğini söyleyebiliriz. Fransız filozof Gilles Gaston Granger’in de dediği gibi, kimliğin statik bir olgudan daha çok jenerik olduğunun altını çizerek…

İnsan benliği içinde yer alan farklı kimliklerin karmaşık ve çatışmalı sürecine, kendi içimizde ve dışımızda oluşturduğumuz yeni kimlik arayışlarına patolojinin çok daha uzağından bakmayı denediğimizde; bulunduğumuz düzenin, varsaydığımız kimlikleri altüst ettiğini görebiliriz. Hangisini yaşadığımızı, hangisinin ötekileştirildiğini, hangisi olmak istediğimiz ve çoğu zaman gerçeğinin ve sahtesinin de bir dengesini kuramayarak… Kimlik üzerine çalışan Zygmunt Bauman’ın da akışkan dünyasındaki gibi kişinin kendini hayat boyu tek bir kimliğe bağlaması onun için bir risktir; zira bizler kendimizi çoğu zaman ilişki kurduğumuz insanlar üzerinden tanımlamaya meylederiz. Bauman bunu tüketim toplumuna ve insanın piyasa değerine atfederek belirli kalıplar üzerinden inceler, Durkheim insanın diğer insanlarla arasındaki suni dengeyi işaret eder, Foucault ise modernizmin sınır ve tutum ilişkisine dikkat çeker.

Zamandan ve mekândan ayıramayacağımız gerçekliği, geleneksellikle birlikte modern ve postmodern süreç içinde değerlendirdiğimizde ise coğrafyanın ve dilin kültürel kodlarına odaklanırız. Küreselleşme ile tüm toplumlar için ortak noktada birleşen kültürel algı ve iletişim ortamı da bu çatışmanın hızlanmasını, toplum içinde insanın bocalayışını gündeme getirir.

Masal mıyım gerçek miyim?

Modern öncesi toplumlarda gerçeküstü olaylar; masallara, mitolojik ögelere, rivayetlere olan inançla birlikte bir sonraki nesle aktarılır. “Öteki” dediğimiz dışarıda olan herhangi biri ise aslında “hiç kimse’dir. Gelenekler, ötekilerden olmamanın ve toplumsal kimlik inşasının bir aracı olarak karşımıza çıkar. Anthony Giddens’a göre gözetim mekanizmaları, bu rivayetlerin aktarımında ve belirli bir disiplinle birlikte sınırlarının oluşumunda devreye girerek gücünü ve insanın utanç duygusunu kullanır. Toplumsal faaliyet bağlamında alınan kararlar evrensellikten çok uzak –ki iletişim ortamı yeterince sınırlı- egemen güçler tarafından belirlenir. Bu kararlar birilerinin seçimidir ve bu seçimleri güçsüzlerin de kabullenişi, önceden var olan otoriteyi daha da güçlendirir.

Yine Giddens’a göre; gelenekler ve doğa arasında ciddi, aynı zamanda doğrudan bir paralellik görürüz. Masal dünyasındaki fabllarda hayvanlara insani özelliklerin yüklenmesi, mitolojide tanrıların ya da efsanelerin bir şekilde doğadan beslenmesi ve yine bazı metaforların da canlı varlıklar üzerinden örneklendirilmesi gibi.

Kullanım alanı yaygın ancak anlamı evrensel olmayan bir sembol olarak M.Ö. 1600’lü yıllarda kullanılan Ouroboros Yılanı, Antik Yunan’da ve mitolojide de kendine yer bulur. Kendi kuyruğunu yer gibi duran bu yılanın doğadaki döngüyü simgelediği söylenir. Yaşamın ve ölümün, gerçeğin ve masalın, varlığın ve hiçliğin hatta aydınlığın ve karanlığın zıtlığında mevcut olan döngüsellikten, dönüşümden ve devinimden bahseder.

Öyleyse tüm bu zıtlıklarla, varlık ve yoklukla, masal ve gerçekle kim olduğumuzu sorgulatan; köy ve şehir arasında, zamandan uzak, gerçek ve gerçek olmayan kurgulara sahip bir romana çevirelim yönümüzü. Postmodern anlatı eşliğinde gerçeklik algısını işleyerek dili bir sanat eseri gibi kullanmasıyla tanınan Hasan Ali Toptaş’ın 1995 yılında yazdığı, daha sonra Ümit Ünal’ın sinema filmine uyarladığı “Gölgesizler” adlı esere.

Ümit Ünal imzalı Gölgesizler filminde Cennet’in oğlu, Ertan Saban.

Yokluğu üreten köy

Toptaş’ın roman kurgularında gördüğümüz ortak özelliklerden biri, döngüsel yapı; insanı rahatsız eden bir biçimde işlenince insanın varlığından çalınan bir arayışı resmetmeye çalıştığını anlıyoruz. Zira zaman ve mekân açısından pek çok yanılgıya düşüyor, yenilikçi ancak paralel evren hissi yaratan bir kurguda gerçek olanı ve/veya olmayanı birbirine karıştırabiliyoruz. Lineer bir zaman anlayışını ortadan kaldıran köyün tasvirinde bir anda kendimizi şehirde buluyor ve kendimize daha birçok soru soruyoruz. Masallara ait özelliklere ve kahramanların bu özelliklere şaşırmamasına sıkça rastlıyor; metaforlarla iletilmek istenen üstü kapalı mesajları, yine belirli imgelerde bulabiliyoruz.

Yokluğu hem üreten hem de kendi içinde barındırmaya devam eden bu köyün, gerçek ve hayal arasında yaşadığı çatışma, kahramanların kendine varma arayışlarıyla şekilleniyor. Zamanın ve mekânın yok sayılması bir varoluş mücadelesine dönüşürken topluma yabancılaşma, iktidar ilişkileri ve ideoloji üreten otoritelerle anlatılıyor. Köydeki muhtar ve bekçi bu otoriter gücü temsil ederken haksız yere cezalandırılanlar, haksızlığa susanlar, ortadan kaybolanlar ya da ötekileştirilip köy halkına yabancılaşanlar, filmin esas sorusuna cevap arıyor: Kar neden yağar?

Sloganı, “Suçlunun güçlü olduğu yerde, masumlar değersizdir” olan filmin ilk sahnelerinde bir resme bakıp “uzaklar”dan bahseden berber, herkesin gitmek istediği bir uzağın olduğunu söyler, köyü anımsayarak. Adı sanı bilinmeyen bu köy; ilerleyen sahnelerde arayışlarımızın, geçmişimizin, geleneklerin, gizemin ve insanın ötekileşmesinin sorgusuna düşürür bizleri. Bugün sorduğumuz sorulara karşılık gelen tüm bu sorular, eserin bir şekilde bazı gerçekleri gözler önüne sermesinin ama bunu yaparken kişisel yoruma açık bırakmasının sebebi olabilir. Çünkü her okuyuşta/izleyişte başka bir anlam bulmamız amaçlanır. Başkahraman kim? Hangisi gerçek? Hangisi metafor? Şu an yaşanan her ne ise, yaşandı mı yoksa yine bir kayboluş mu?

‘Kar neden yağar?’

“Hiçbir iz yok diyor, Reşit. Muhtar, avluyu yeniden taradı gözleriyle. O her şeyin mutlaka bir iz bırakacağına inanıyordu, izsiz şey olmazdı; kuşların bile izi vardı gökyüzünde, sözcüklerin dişte, bakışların yüzde.”

Köyün kaybolan tüm izlerinin ardındaki sırlar, bir gün bir berberin kayboluşuyla başlıyor. Uzakları özlerken uzaklarda yaşayan meczup bir adamın yıllar önce daralan ruhunu alıp şehre geldiğini görüyoruz. Köyde yaşayan herkes ve yine aynı köyü paylaşan “hiç kimse”ler gibi. Kapısı kapalı evlerin dışında kocasını yıllarca bekleyen, köye gelen her yabancıya kaybolan kocasını soran berberin eşi, köyün imamıyla yaşadığı yasak ilişkinin ardından kocasının köye geri döndüğünü öğreniyor ve bu kez de bir daha geri dönmemek üzere o yok oluyor. Köyün en güzel kızı Güvercin’i dağdaki ayılar kaçırıyor, buna inanmayan ve hiçbir iz bulamayan köy halkından sonra muhtar ve bekçi, hiç de suçu olmayan Cennet’in oğlunu işaret ediyor. Güçlünün karşısında bir masumun ezilişini ve ardından delirişini izliyor, tüm köy halkı. Hikâyenin asıl sorusu ise bu adam tarafından soruluyor: Kar neden yağar?

İbret miyim cinnet miyim?

İzler… Kışın hiç uğramadığı bir köy betimlemesinde, sahiden kar neden yağmıyor? Kimsenin izine ulaşılamaması, izler yokken güçlünün sözünün geçmesi, geçen yıllara rağmen hiçbir pisliğin üstünün örtülememesine ve kimsenin temiz kalamayışına dikkat çeken bu soru, “öteki”leştirilen bir delinin dilinden düşmüyor. Köydeki iktidar simgesi olan muhtar, kayıpların peşine düşüyor; ancak işin içinden çıkamayınca, yardım istemek için önce kasabaya ve sonra şehre gitmek üzere yola koyuluyor. Sürekli uzakları arzulayan Güvercin bulunuyor, yalanlara inanmayı tercih eden halk onu bulan Cennet’in oğlunu suçlamaya devam ediyor. Hamile olduğu anlaşılan Güvercin bir çocuk dünyaya getiriyor, insana benzer ama insan olmayan. Tıpkı muhtarın hiç kimselerin görmediği çocuğu gibi…

Hikâye kaybolduğu sanılan muhtarın intiharı eşliğinde son bulurken; insanın, onun diğer insanlarla ilişkisinin, kuralların, düzenin karanlığına doğru itiliyoruz. Farklı kılıklardaki iktidarın ve yok edilemeyen şiddetin resmine yakından ama bir o kadar uzak bir kez daha bakıyor; gerçek olmayana, rivayetlere, saklanan gerçeklere ve kimliksiz bir geçmişin geleceğin en büyük telaşlarından oldukları fikrine yakalanıyoruz. Tam o esnada çok uzaktan -ama tüm bu dualitenin dışından- olanları seyreden birinin daha var olduğunu görüyoruz. Yazar, anlatımını önünde durduğu penceren dışarı bakarken sürdürüyor. Işıkla aramıza giren engeli ve böylece ortaya çıkan gölgeyi “Gölgesizler”le keşfettiğimizde ise varlığı, yokluğu ve kimliği sorguluyoruz, yeniden…

Benzer Yazılar

Risk, çemberin içinde mi yoksa dışında mı?

Ad Hoc

İstanbul’da sokakta yaşayan çocuklar

Ad Hoc

Hasankeyf, Allianoi ve Zeugma’nın sessiz çığlıkları

Ad Hoc