Ekonomi

Vazgeçilmezleri hatırlamak

Vazgeçilmezleri hatırlamak

Mart ve Nisan aylarında dünyanın özellikle Batı kesiminde epeydir kullanılmayan ama anlamsal yükü epey ağır bir sözcük girdi gündemlere: “essential worker” (vazgeçilmez, temel işçiler). Bir ekşi sözlük kullanıcısı “pandemi koşullarında deneyimlediğimiz üzere dünya yansa çalışacak işçiler” olarak tanımlamıştı sözcüğü. Hastanelerde, marketlerde, çiftliklerde çalışan; toplu taşma, nakliye ve kamu hizmeti gibi aktivitelerin çalışır durumda kalmasını sağlayan, böylelikle diğerlerinin temel ihtiyaçlarını gidererek hayatlarını ve esenliklerini güvence altına alan insanlardı onlar.

Sözcük, Google arama trendlerine göre, ABD’de ve dünya genelinde pandeminin karanlık ve belirsizlik dolu erken safhası olarak tarif edebileceğimiz Mart ve Nisan aylarında sorgulanması artan, öncesinde pek de merak uyandırmayan bir olgu olarak karşımıza çıkıyor.

Zachary Jaggers, Mayıs ayında MarketWatch’ta yayınlanan “When we say ‘essential workers’, we really mean essential work” başlıklı görüş yazısında, Amazon başta olmak üzere pek çok endüstrideki temel işçinin güvencesiz ve riskli çalışma koşulları nedeniyle kendilerini pek de “vazgeçilmez” hissetmediğini ya da karar vericiler tarafından bu şekilde konumlandırılmadıklarını, dolayısıyla “vazgeçilir” sıfatının bu bağlamda daha doğru bir terim olabileceğini yazmıştı. Yeterli yüz maskesine ulaşamayan sağlık çalışanlarını, fiziksel mesafenin hiçe sayıldığı gıda çiftliklerinde kalabalık gruplar halinde çalışanları ve göçmenlerle siyahi bireyler başta olmak üzere orantısız bir şekilde daha fazla Covid-19’a yakalanan dezavantajlı grupları da bu kategoride değerlendiriyordu Jaggers. Pandemideki katkıları paha biçilmez olan bu insanlara yönelik algılarımız belki de gözden geçirilmeli.

Vazgeçilmezliğin tarihsel dersleri

Gözden geçirmeye tarihten iki olay paylaşarak başlayalım. Yaşananları popüler tarihçi Rutger Bregman’ın “Why Garbagemen Should Earn More Than Bankers” başlıklı makalesinden hatırlıyoruz. Biri New York’ta diğeri de İrlanda’nın bütününde gerçekleşen iki farklı grev ve iki farklı sonuç…
2 Şubat 1968 tarihinde, New York belediyesine bağlı temizlik işgücünün yüzde 70’ini oluşturan 7 bin temizlik işçisi ücret artışı ve yan haklar için talepte bulunurlar. Talep karşılık görmez ve greve başlarlar. İlerleyen günlerde Büyük Elma’nın çöpleri toplanmaz. Her geçen günle birlikte 10 bin tonluk yeni çöp yığınları oluşmaya başlar sokaklarda. Tüm dünyanın en gelişmiş kentlerinden biri harabeye döner. 1931 yılındaki çocuk felci salgınından sonra ilk kez kent otoriteleri olağanüstü hal ilan eder. Başlangıçta talepleri reddeden belediye başkanı, 100 bin tonluk çöp yığını karşısında kayıtsız kalamaz ve grevdeki temizlik işçilerinin isteklerini 9 günün ardından kabul eder.

Bağlamın anlaşılır olabilmesi için kayda değer bazı bilgileri de ekleyelim. Temizlik işçileri derneği Teamsters Local 831 verilerine göre, o yıllarda bir ABD’linin ortalama yaşam ömrü 67 yıl iken, bir temizlik işçisinin ömrü 54 yılla sınırlıdır. Ayrıca temizlik işçilerinin grev yapması yasaktır zira verdikleri hizmet “vazgeçilmez”dir.

Diğer hikâyemizse 4 Mayıs 1970 günü İrlanda’da başlar. Bankacılar, aldıkları ücretlerin yükselen enflasyon karşısında eridiği gerekçesiyle ülke çapında görev durdurma kararı alırlar. Altı ay süren eylem(sizlik)ler, ülke rezervlerinin yüzde 85’ini dondurur. Grevin uzun sürebileceği olasılığını dikkate alan işletmeler nakit para stoklamaya başlarlar. Grevin ikinci haftasında The Irish Times, ülkedeki bankacıların yarısının iş aramak için Londra’ya uçak bileti rezervasyonu yaptırdığını yazar. Uzmanların çoğu İrlanda’daki yaşamın duracağını, ticaretin çıkmaza gireceğini ve işsizliğin patlayacağını öngörürken, beklenenlerin hiç biri gerçekleşmez. The Irish Independent, altı ay (New York’taki temizlik işçilerinin grevinden 20 kat daha uzun) süren grevlerin ülke ekonomisindeki etkisinin oldukça düşük olduğunu bildirir. İrlandalılar, karşılıklı güvene dayalı çekler yaratarak nakit takasını ikame etme yolları icat ederler. Yaratıcı alışveriş yöntemleri geliştirirler. Hatta İrlanda ekonomisinde mütevazı da olsa bir büyüme bile gözlemlenir.

Nedir değerli olan?

Soru: Yetenekli şairler ve müzisyenlere yönelik talep bu kadar az iken şirketler hukuku uzmanlarına yönelik talebin bu kadar fazla olması toplum hakkında ne söyler?

Cevap: Eğer kullanıma hazır servetin çoğunu toplumun yüzde biri denetliyorsa, “piyasa” olarak adlandırdığımız şey bu yüzde birlik kesim neyi faydalı veya önemli buluyorsa onu yansıtır; başka bir şeyi değil.

Eylül ayında yitirdiğimiz antropolog David Graeber’in “zırva işler” kavramsallaştırması kapsamında ortaya attığı bir argümandı yukarıdakiler. Graeber sanatçıları gerekli bulup, şirketler hukuku uzmanlarının varlığını tartışmaya açıyordu, Bregman ise temizlik işçilerinin vazgeçilmezliğini öne sürüyor, bankacılarınsa yaşamımıza kattıklarını sorguluyordu. Her ikisinin de niyeti, belirli iş kollarını itibarsızlaştırmaktan ziyade; bugün değerli ve makbul işler kategorisinde saydığımız, geleceğin meslekleri raporlarında allayıp pulladığımız işlerin, çok kısıtlı ve kusurlu bir “değer” anlayışı üzerinde yükseldiğini hatırlatmak.

Değer, liberal anlayışa göre, özgür ve bağımsız aktörlerin aktivitelerinden yükselen, ahlaki olarak nötr bir niteliktir ve bir ürünün pazardaki değişim değeriyle, kaba tabiriyle ücretiyle anlaşılır. Bunun dışında kalanlar; örneğin, iyi bir yaşam, psikolojik esenlik ya da ekolojik hassasiyetler piyasaya dışsal, özel meseleler olarak konumlandırılır (ki bu “dışsal” meselelerin de artık yavaş yavaş piyasada dolaşımda olan ürünlere entegre edilen, bu ürünlerin değerini azaltan ya da yükselten, dolayısıyla alınıp satılabilir hale gelen faktörler olduğunu eklemeliyiz).

Bugünün sorusu, bakım, toplumsal emek ve doğanın değişim değerinden ziyade içkin değeri üzerine kurulu bir öncelikler listesi yaratıp yaratamayacağımız ve değer teorilerimizi bu önceliklere göre yeniden gözden geçirmeyi tercih edip etmeyeceğimiz. Bu soru, istihdam pratiklerimizi de içine alıyor.
Graeber, Birikim dergisinde Cem Mert Dallı’nın tercümesiyle yayınlanan “Gereksiz işler olgusu üzerine” makalesinde “vazgeçilmez işler”de çalışanların kimler olduğunu şu sözlerle hatırlatıyor. “Bütün bu işe yarar insanlar sınıfı ortadan kalksa ne olur? Haklarında ne düşünürseniz düşünün, hemşireler, çöp toplayıcıları ve tamirciler ortadan kaybolursa sonumuzun felaket olacağı kesin. Öğretmenlerin veya tersane işçilerinin olmadığı bir dünya da hapı yutardı. Bilimkurgu yazarlarının veya ska müzik gruplarının olmadığı bir dünya şüphesiz bundan daha kısıtlı bir dünya olurdu.”

Bugün pek çok iş kolu sahici bir değer yaratmaktan ziyade, değeri transfer ya da konsolide ediyor. Hizmet işleri itibarsızlaşırken, idari işler daha fazla değer görüyor. Yaşamın sürdürülebilir olmasını sağlayan sınıfın payına ise mecburi işsizlik ya da -dünya yansa bile- daha fazla çalışmak ve daha fazla üretmek düşüyor. Umarız, pandemiden çıkan dersler sonucunda “reset”leneceği vaat edilen global politik-iktisadi şemalar, bu sınıfın itibarını ve vazgeçilmezliğini iade eder yakın gelecekte.  

Benzer Yazılar

Yemeğin tadı deneyimde saklı

Ad Hoc

Siyasetin yeşile boyanması: “Marjinal” Yeşiller merkeze yerleşince

Ad Hoc

Facialarla dolu bir geçmişten yaşanamaz bir dünyaya doğru

Ad Hoc