Kültür

Yabancı gezginlerin gözünden Türk kadınları

Her toplum zamanla değişir. Türkler, coğrafya ve din değiştirdikleri için birçok topluma göre daha fazla değişmişlerdir. Bu değişimi yabancıların yazdıklarından takip etmeye ne dersiniz? Bu yabancılar bazen Türklerin arasına karışan gezginler, bazen esir düşenler, nadiren de tarih yazıcıları olacak. İlk odağımızsa yabancıların gözlemlerinden tanıyacağımız “Türk kadını”.

Yıl 921, Maveraünnehir… Arap elçi İbn Fadlan, Bağdat’tan çıkıp Volga Bulgarlarına doğru seyahat ederken çeşitli Türk boylarıyla karşılaşır ve göçebe Oğuz Türkleri arasında bir kış geçirir. Oğuzlar henüz Müslümanlaşmamıştır. İbn Fadlan, önce Ürgenç şehri ve Amuderya/Ceyhun Nehri çevresindeki Oğuzlar hakkındaki gözlemlerini yazar:

“(Oğuz Türklerinin) kadınları erkeklerinden ve yabancılardan dolayı örtünmezler. Aynı şekilde kadınlar insanlardan bedeninin hiçbir yerini gizlemez…

“Örtünmemek” kadınların çıplak gezdikleri anlamına gelmiyor. Toplumda kaçgöç olmadığını ve kadınların İslami kurallara göre giyinmediğini anlıyoruz. İbn Fadlan, kadınların hayatın içinde olmasını, Arap kadınları gibi kapanmamasını ahlaksızlık olarak görür ama Oğuzlarda zinanın hemen hiç olmadığını ve zinaya ağır cezalar verildiğini öğrenince de şaşırır.

“Bir adam ölünce, karısı varsa, öz anası olmamak kaydıyla büyük oğlu o kadınla evlenir.”
Eski Türklerde bazı kabileler hariç dul kadınlara rastlanmazdı. Bir adam ölünce, “öz anası olmamak kaydıyla” büyük oğlu babasının ortada kalan karısıyla evlenirdi. Türk erkekler sadece üvey anaları değil, kardeşleri veya yakınlarının dul karılarıyla da evlenirlerdi. Bu, her şeyden önce aile arasındaki dayanışma içindi.

İbn Fadlan, kış bitince Oğuzların yanından ayrılır ve kuzeye doğru devam ederek Volga Bulgarları’nın ülkesine varır…

“…Karısı, (Bulgar) hükümdarı (Almış’ın) yanında oturmuştu. Bu onların âdeti ve tarzıdır… Erkekler ve kadınlar nehre iner, hep beraber çıplak yıkanırlar. Birbirlerinden kaçmazlar. Bununla beraber asla zina etmezler… Nehirde yüzerken kadınların erkeklerden gizlenmesi için çok uğraştım. Fakat başaramadım.”
Volga Bulgarlarının, Müslümanlaşmış olmalarına rağmen geleneklerini terk etmedikleri anlaşılıyor. Oğuz Türklerinde olduğu gibi Bulgarlarda da kadın sosyal hayatın içinde, kocası ile yan yana.

11. yüzyıl. Tuna Nehri civarı, Balkanlar… Orta Asya’daki Türk boylarının bazıları, Karadeniz’in kuzeyinden batıya göç etmiştir. Türkler henüz Anadolu’ya yerleşmemişken, Peçenek Türkleri Balkanlar’a varmıştır. Balkanlar’daki erken dönem Türkler hakkında en zengin yazılı kaynaklar, Bizans tarih yazıcılarının elinden çıkmıştır. Bunlar arasından en ünlülerinden biri de, aynı zamanda imparatorun kızı olan Anna Komnena’dır. 1081-1118 yılları arasını aktardığı Aleksiad kitabında, Bizans ve Peçenekler arasında yaşanan bir çatışmayı anlatır:

“Peçenekler göründü, kapalı arabalarında, kadınları ve çocukları da yanlarındaydı… (Bizans komutanı Migidenos’un) oğlu, çatışmada Peçenekler üzerine hışımla atılmışken, bir Peçenek kadınının fırlattığı çengelle yakalanıp arabaların çevrelediği alana çekildi ve tutsak düştü.”
Göçebe Türk kavimlerinde, tüm toplum bir orduydu aynı zamanda. Erkekler, kadınlar, çocuklar ve yaşlılar hep birlikte hareket ederdi. Gerektiğinde kadınlar da erkekler gibi savaşırdı.

İbn Battuta Türkler arasında
Yıl 1333, Alanya… Ortaçağın en önemli gezginlerinden İbn Battuta, 1333’te Alanya’dan başlayarak Türk diyarlarında gezer. Türk kadınları hakkında da pek çok gözlem yapar ve yazar:
“Anadolu’ya geldiğimizde nereye gidersek gidelim büyük alâka gördük. Komşularımız, kadın ya da erkek bize ikramda bulunmaktan geri durmuyordu. Burada kadınlar yüzlerini örtmezler. Yola çıkacağımız zaman akraba ya da ev halkındanmışız gibi bizimle vedalaşırlar; üzüntülerini gözyaşı dökerek belli ederlerdi.”
Battuta’nın karşılaştığı Türk kadınları, birkaç yüz yıldır Müslümandı. Buna rağmen yüzlerini örtmedikleri ve erkeklerden kaçmadıkları, sosyal hayatın içinde var oldukları görülüyor. Genellikle katı bir dini bakışa sahip Battuta’nın, hayatında ilk kez gördüğü Türk kadınların misafirperverliğinden etkilenmiş olduğu anlaşılıyor; zira onları dini kuralları uygulamadıkları için yermiyor.

İbn Battuta, 1338 yılında Tatar Türklerinin yaşadığı, bugün Ukrayna ve Rusya’da kalan bölgeleri ziyaret eder: “(Kırım’da) Kadınların bindikleri arabaların bir köşesine bir arşın boyunda ince bir değnek asılıyor. Ucuna da bir karış uzunlukta keçe parçası bağlanıyor. Her bin at için tek parça keçe… Ben gezi sırasında on civarında keçe asılmış arabaya tesadüf ettim.”

Kadınların arabasına bağlanan keçeler, ailesinin zenginliğini ifade eder. Bin adet at için bir keçe asılıyor. 10 keçe asılı araba, kadının ailesinin 10 bin atı olduğuna işaret ediyor.

“Bu yörede gördüğüm ilginç tutumlardan biri de erkeklerin kadınlara gösterdikleri aşırı saygıdır. Bu memlekette kadınlar erkeklerden üstün sayılıyor! Onlardan birini atların çektiği muhteşem bir arabada gördüm. Yanında eteklerini tutan üç dört cariye vardı; başında mücevherlerle donatılmış, ön tarafında tavus tüyünden bir sorgucu bulunan ve ‘buğtâk’ adı verilen bir hotoz vardı. Arabanın pencereleri açık olduğu gibi, kadının yüzü de örtülmemişti. Zira Türk kadınları yüzleri açık dolaşırlar. Bir başka kadını da aynı şekilde gördüm. Yanındaki köleleriyle pazara süt, yoğurt getirip satıyor, karşılığında esans satın alıyordu…”
“Öyle olur ki bazen kadınlara erkekleriyle beraber rastlarsınız da ‘Şu adam bu hatunun hizmetkârı olmalı’ dersiniz. Zira kocası, koyun postundan bir kürk ile başında da buna uygun külâh denilen şapkadan başka bir şey taşımamaktadır!”

Anadolu Türk beylikleri dönemi
Yıl 1433, Suriye-Anadolu sınırı. Deniz yoluyla Filistin’e giden Fransız şövalye Bertrandon de La Brocquiere, dönüşünü Anadolu ve Balkanlar üzerinden yapar. Dolayısıyla Türk beyliklerinin topraklarından da geçer. Anadolu’nun girişinde karşılaştığı manzara onu hem şaşırtır hem de hayranlık duymasına neden olur:
“Nehrin karşı tarafında geniş bir ovaya vardık. Burada 6 veya 8 Türkmen ile karşılaştık. Yanlarında bir de kadın vardı. O da erkekler gibi silah kuşanmıştı. (Yanımdaki yol arkadaşlarıma) sorduğumda, bu ırkın (Türkmenlerin) kadınlarının yiğit olduğunu ve erkekler gibi savaştığını söylediler. Daha da ilginci, İran sınırındaki Toroslara hükmeden Dulkadiroğlu adlı beyin komutasında, tam 30 bin kadın askeri olduğunu eklediler!”

Peçenek Türklerinin savaşçı kadınlarından 350 yıl sonra, Anadolu’ya Horasan üzerinden gelen Türk boylarında kadınların savaşçı özelliklerini henüz kaybetmedikleri görülüyor. Osmanlı’nın da kuruluş döneminde kadın savaşçılar vardı ve onlara Bacıyan-ı Rum denirdi.

Atakan Sevgi / Tarih Araştırmacısı

Benzer Yazılar

Hareketin merkezine yolculuk

Ad Hoc

Bisikletin bir ‘cankurtaran’ olarak portresi

Ad Hoc

Gastro kritik: Yerel, yerinde güzel

Ad Hoc