Teknoloji

Yaratıcı bilinç yapay mı doğal mı?

Beklenen, öngörülen, tahmin edilebilir bir karşı hamle sınırlarında değerlendirilebilen bir hareket değildi çünkü bu. Orijinaldi, yaratıcıydı, geleneksel bir stratejinin çok uzağına düşüyordu. “Tanrısal” yakıştırmasını yapanlar bile olmuştu. Deep Mind’in geliştirdiği AlphaGo’nun 2016 yılında Güney Koreli şampiyon Lee Sedol karşısındaki galibiyetini hatırlarsınız. İlk kez bir makine satrançtan çok daha karmaşık, kadim bir oyun olan Go’da insana karşı zaferini ilan etmişti. Köklü bir bilgeliğe ve çok katmanlı bir düşünsel mesaiye yaslandığı düşünülen Go oyununda yaşanan bu mağlubiyet, insanlık tarihine yeni bir çaresizlik hissi olarak kaydedilse de, 1996 yılında Garry Kasparov’un Deep Blue karşısındaki yenilgisinin yarattığı hayal kırıklığı, endişe ve sansasyonun gölgesinde kalmıştı. Tabii bu, üzerinde düşünülmesi gereken bambaşka bir tarihsel sorun doğurmadığı anlamına gelmiyor zira yaşanan tecrübe, insan ve makine arasında gerçekleşen kontrollü savaşlar tarihinde değişen bir odak noktasına dikkat çekiyordu. Belirli sınırlamalara tabi insan zihninin, hiç de insani olmayan sınırsız bir hesaplama yetisi karşısında kaybetmesi doğaldı (AlphaGo’yu Go’da bu denli mahir kılan sınırsız hesaplama yetisine dayanan bir yazılım olmasa da). Peki, makine akıllara zarar 37 numaralı hamle gibi eylemlerle, sezgi, estetik ve doğaçlama gibi insani alana özgü farkların işaretlerini vermeye başladığında, zekâyı doğal ve yapay olarak ikiye bölen “doğal” sınırlar da kaybolmuyor muydu?
İnsan ve makine:

Ne kadar uzak o kadar yakın
Geçtiğimiz ay The Creativity Code: How AI is Learning to Write, Paint and Think kitabını yayımlayan Oxford’lu matematikçi Marcus du Sautoy, yıllar önce besteci Philip Glass’la sohbet ederken, maestronun şu sözlerini işitmiş: “İnsanlar müziğime duygusal karşılıklar veriyorlar, hâlbuki yapıtlarıma duygu katmıyorum bile. Duygu sonradan ortaya çıkıyor. Bense yapılarla ve kurallara ilgileniyorum.” Bizse, yaratıcılığın sayısal tanımlarına ne kadar karşı olabileceğimizi, Ölü Ozanlar Derneği’nde Dr. J. Evans Pritchard’ın büyük sanat yapıtlarının büyüklüğünü matematiksel bir formülle açıklayan (ve genç öğrencilerin kanı deli tutkularını bir güzel katleden) didaktik makalesi Understanding Poetry’yi John Keating’in tüm öğrencileriyle birlikte ders kitabından yırtıp atma isteğimizle ortaya koymuştuk. Ancak bu kolaycılığı da geçersiz kılan bir başka gerçek var: Yapıtı, yapıldığı anda biçimlendiren eylem sanatı. Örneğin Number 5, fiziksel dünyadaki materyal formuna bürünmeden önce Jackson Pollock’ın zihninde net bir düşünsel imaj olarak bulunmamıştı muhtemelen ancak tümüyle otomatik ve bilincin rafa kalktığı bir sürecin eseri de sayılamazdı. Sanata dair tüm popülist tavırlar bir yana, konu yapay zekâ yaratıcılığına geldiğinde, makineye yönelttiğimiz sorular ve insana yönelttiklerimiz arasında hiçbir fark yok belki de. Esinin kökeni, keskin yaratıcılık kodları, sanatsal yaratım sürecine eşlik eden farkındalık seviyesi, taklit ya da özgün çalışmaları ayrıştıran hudutlar… Bu gibi soruların yanıtı, yalnızca makinelere değil, insanlara da kapalı aslında.

Çok kısa bir süre içerisinde, Rembrandt’ın tekniğini taklit edebilen, Bach uzmanlarını bile tereddütte bırakan besteler ortaya koyabilen, Gurur ve Önyargı ya da 1984 gibi romanların ilk cümlelerini, yazarlarının kurguladığı evreni sezerek benzer tonda süren anlatımlarla geliştirebilen öğrenen makineler girdi hayatımıza. Kimileri makinenin programlananı yapmanın ötesine geçmediğini ileri sürerek karşıladı bu haberleri kimileri de makine bilincini sınamak için Turing Testi’ni geride bırakmanın zamanının geldiğini; makinenin özgün bir çıktı ortaya koyma yetisini inceleyen Lovelace Testi’ne geçmenin daha anlamlı olacağını savundu. Gayet iyi Go oynayabilen bir makinenin, Go oynadığının bilincinde olmayabileceğini biliyoruz ya da ortaya “güzel” çıktılar koyabilen bir makinenin, estetiğe dair hiçbir fikri barındırmayabileceğini. Bununla birlikte, 37’nci hamlenin benzerleri mekanik bir üretime tabi olmayan tüm yaratıcılık alanlarında karşımıza çıkmaya başlamışken, bu gelişmelerin bilinç ya da anlamlılık gibi metriklerin ötesine geçen bir muameleyle değerlendirilmeyi gerektirdiğini kabullenme zamanı gelmiş olabilir.

Souroy gibi iyimser matematikçiler, içinde kazı yaptıkları alanların derinleşmesiyle makinelerin de strateji benimseme, ayrıştırma, hatta enteresan görünen seçimleri merak etme ve keşfe çıkma gibi yetileri geliştirebileceği olasılığına yakın durmayı tercih ediyor. Hatta bu süreç zaman içinde empati kurabilen bir kendilik bilinci bile üretebilir makinelerde. Bir yandan da kimin umurunda? Sanattan bahsederken, yapıtın ardındaki dehayı ya da bilinci yüceltme refleksine çok çabuk yenik düşüyoruz. Hâlbuki eski Yunanlılar, yaratım sürecini ve yapıtı, bir fail ya da özneye atfetmeden düşünebilme cesaretini gösterebilmişlerdi (bknz: poiesis sözcüğünün kökeni). Biz modernlerse kişilik kültüne teslim olmayı seviyoruz.

Benzer Yazılar

Netizenlerin sahte haberler imtihanı

Ad Hoc

Yapay zekâ ve insan haklarında eksen kayması

Ad Hoc

Küresel tehdit: Aşı karşıtlığı

Ad Hoc