Kültür

Yavaş ol!

“Düşünmeden edemediğim bazı şeyler vardı. Birini, özellikle edebiyatta, büyük bir başarı timsali haline getiren neydi? Örneğin Shakespeare… Sonra yanıt birdenbire gelip beni buldu: Negatif yetenek. Yani, sırlar, şüpheler ve belirsizlikler içinde, aklın ya da nedenlerin peşine çılgınca düşmeden yaşayabilme gücü” diye yazmıştı İngiliz Şair John Keats kardeşlerine yazdığı mektuplardan birinde, bugünün dünyasında ne kadardır unutmuş olduğumuz bir hâle methiyeler dizerken. Bugün yanıtlara ihtiyacımız var. O yanıtlar bize zaman kazandıracak. Zaman kazanınca bir sonraki adımı planlayabileceğiz.

Kazanılan zamanlarda, zamanımız şaştığında ortaya çıkacak krizlerin senaryolarını yazacak, provalarını yapacak, böylelikle krizler gerçekten yaşandığında çok da fazla zaman kaybetmemenin güvencesini oluşturacağız. Bu bizi daha da hızlandıracak.

‘Dur, bir mola ver’

Hız, bir performans; performanssa varlığın konfirme edilip meşru ilan edilme hikâyesi. Ama yorulduk, değil mi? Bunca plan, bunca hız, bunca “assignment”… Her şey acil; her dakika, her saat, her gün önemli. Zaman kaybedecek lüksümüz yok. Ancak bu bizi kırılma noktasına getiriyor. Zihnimiz keskinleştikçe, bedenimiz duyarlılığını yitirir oldu. Bizler yorulurken, doğayı da yorduk, şehirlerimizi de. İstikrarın o kadar da önemli olmadığı, hatta doğal sayılmadığı bir düzen düşünebilmek; aklın tutkulardan arınmak yerine kendine ait tutkuları olduğu, ahlakın estetik hazları dışlamadan kurulabileceği bir hayatı aramak… İşte bu arayışın sığındığı liman “yavaşlık” son yıllarda.

Gürültülerin, kaosun ve modern dünyanın sunduğu tüm fırsatların karanlık arka taraflarına saklanmış sorunların ortasında, The Beatles’ın Here Comes the Sun parçasını duymak gibi bir şey yavaşlık. Günden güne yavaşlığa övgüler dizenler de artmakta. Yavaş gıda, yavaş kent derken bir başka “mola” çağrısı da akademisyenlerden geliyor. Diyorlar ki düşünce de biraz yavaşlamalı. Üstelik bunlar bir akımdan çok daha fazlası. İnsanın sürdürülebilirliği, yavaşlamasına bağlı.

Hızlandıkça, anonimleşiyoruz

Yaşar Çabuklu, Paul Virilio’nun “Hız ve Politika” kitabını yorumlarken şöyle yazıyor: “Bir de gündelik hayattaki hız var. Postmodern kapitalizm gençliği, dinamizmi, enerjiyi, formu, ‘light’ olmayı, hızı, sınır tanımamayı öne çıkararak toplumsal yaşamı bir idman kampına dönüştürdü. Yaşlanıp ‘hizmet dışı’ kalana kadar standartlaştırılmış hareketleri tekrarlayıp duran, zaman zaman ‘servise alınan’ (hastane, terapi, tatil) otomatlardan oluşan bir toplum. Modern kapitalizmde bireyin hareketi, hızı, ritmi bir özsaygı ve narsisizm temelinde gerçekleşiyordu. Postmodern toplumda bireyin narsisizmi de yok olmaya başlamış, öznenin bedeniyle ve ruhuyla sindirdiği, içselleştirdiği metalar ve işaretler dünyasının kendini tekdüze bir biçimde yineleyen ritim ve hareketi hızın şahsiliğini büyük ölçüde ortadan kaldırmıştır. Bu aynı zamanda bireyin kendi kişisel tarihi boyunca doğal olarak oluşan hızın ve ritmin yabancı bir güç tarafından deformasyona uğratılması, bedenin ve ruhun yeni bir hız biçiminin kişisel tarihin önceki dönemiyle kurulabilecek bir sıcaklığı, devamlılık duygusunu ortadan kaldırması anlamına gelmektedir. Ama zaten hızın yeni ‘light’ biçimi tam da bunu amaçlamıyor mu? Kendini topraktan, tarihten, ruhtan, acıdan, yaşamın ağırlığından, sorumluluktan, etikten ayırmış ‘cool’ bir hız. Temassızlığın, değmemenin, dışlamanın, kayıtsızlığın hızı bu.”

Gıdadan düşünceye bir yavaşlık zanaatı

İlk taşı atan, ilk yavaşlama çağrısı yapan ve küresel alana dalga dalga yayılmasını sağlayan kim oldu? Aktivist Carlo Petrini. Petrini, 1986 yılında Yavaş Gıda hareketini başlatarak yerel üreticileri süpermarket konglemeratlarına karşı savunmuş, fast-food ürünlerinin bedenlerde ve zihinlerde yol açtığı zararları açığa çıkarmış ve kültürel homojenliğin tam orta yerine sevimli ve sağlıklı bir bireysellik yarığı açmıştı. Genetiğiyle oynanmış ürünlere savaş açıp, biyoçeşitliliği teşvik eden projelerle gastronomik gelenekleri koruma altına almak, gıda ve lezzet eğitimleriyle yemek yapmanın ve yemenin tadını çıkarmayı öğretmek, öğrenciler ve mahkumlara bahçıvanlık becerisi kazandırmak ve gıda sisteminin dayandığı adaletsiz üretim ve dağıtım koşullarını değiştirmek üzere kamuoyu yaratmak bu hareketin başlıca hedefleri arasındaydı. Hareketin açtığı yol, yıllar içinde çok farklı biçimler alarak genişlemeye, ilham vermeye devam etti. Örneğin, 2002 yılında Nobel ödülünü kazanan Daniel Kahneman 2011 yılında yazdığı kitabına verdiği isim Hızlı ve Yavaş Düşünme oldu.

Kahneman’ın Nobel’i ekonomi alanındaydı; durumunu istisnai kılansa bir psikolog oluşuydu. Klasik ekonominin dayandığı; rasyonel kararlar verdiği düşünülen Homo Economicus anlatısına savaş açan, düşünmeye eşlik eden irrasyonal süreçleri dikkate alan bir bilim insanı Daniel Kahneman. Hızlı ve Yavaş Düşünme kitabında ise yavaş düşünmenin ne zaman daha iyi olacağını öğretiyordu.

Geçtiğimiz yıllarda akademiden bir başka hamle daha geldi hız takıntılı toplumuza karşı. Brock University İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünden Barbara K. Seeber ve Queen’s University’nin yine anı bölümünden Maggie Berg, beraber kaleme aldıkları kitaba “The Slow Professor: Challenging the Culture of Speed in the Academy (Yavaş Profesör: Akademideki Hız Kültürüne Meydan Okumak)” ismini verdiler. Üniversitelerin birer kurum gibi çalışmasını, düşünsel üretimlerini eğitim ve öğrenim için sonuçlarının ne olacağını dikkate almaksızın verimlilik, performans ve ticari hayata uygulanabilirlik gibi nicel değerlere yaslamasını talep eden modern uygulamaların beşeri bilimlerde yarattığı erozyonu mercek altına alıyorlar bu kitapta Seeber ve Berg. Onlara göre yavaşlık hareketinin muhakkak uyarlanması gereken bir dünya, akademi.

Ahlaklı bir bencillik hakkı

Popüler kültür bir dizi parıltılı yaşamı sahneye koyarken, bu yaşamları mümkün kılabilecek zamana sahip olamadığımızı görüyoruz. Tüketim odaklı yaşam, ayrıksı heyecanlar ve seçenek enflasyonuyla sunuluyor ancak bu zorunlu olarak mutlu bireyler yaratmaya yetmiyor. 2015 yılı, kentlerde yaşayan dünya nüfusu oranının ilk kez köylerde yaşayanları aştığı bir yıl oldu. Kent, gönlümüze göre yarattığımız bir deneyimler toplamıdır. Aynı zamanda da içinde yaşamaya mahkum olduğumuz bir habitattır. “Ne tür bir kent istediğimiz sorusu ne tür toplumsal bağlar, doğa ile ilişki, yaşam biçimleri, teknolojiler ve güzel duyu değerleri arzuladığımız sorusundan ayrılamaz” diye yazmıştı David Harvey, Kent Hakkı başlıklı makalesinde.

Bu arayışsa kent hayatının yavaşladığı ancak kent deneyiminin kesintiye uğramadığı Cittaslow’ları çıkardı karşımıza. Zihinsel sağlığın, kararında bir bencilliğin, kentin sunabileceği imkânlara sahip olup doğanın ve yavaşlığın tadını çıkarmak istediğimiz anlarda Cittaslow hareketi eşlik ediyor bize. Bugün 30 ülkede, 208 adet cittaslow vahası mevcut. Türkiye de 17 kentiyle eşlik ediyor bu sürece: Muğla Akyaka, Isparta Eğirdir, Çanakkale Gökçeada, Sinop Gerze, Bolu Göynük, Şanlıurfa Halfeti, Bolu Mudurnu, Ordu Perşembe, Artvin Şavşat, İzmir Seferihisar, Sakarya Taraklı, Erzurum Uzundere, Kırklareli Vize, Isparta Yalvaç, Aydın Yenipazar, Muğla Köyceğiz ve Bitlis Ahlat.

1999 yılında Greve in Chianti’nin eski belediye başkanı Paolo Saturnini’nin başlattığı Cittaslow hareketi, kentlerde birçok iyileştirme sürecini beraberinde getiriyor. Yeşil alanlardaki beton miktarının azaltılmasından atıkların ayrıştırılmasına, enerjinin verimli kullanılmasından bisiklet yollarının inşa edilmesine, esnafın farkındalıklarının artırılmasından misafirperverlik planlamalarına, altyapıların iyileştirilmesinden geleneksel mutfakların korunmasına ve organik tarım olanaklarının yaratılmasına kadar zengin bir kriter yelpazesinde, kentleri sürdürülebilir yaşam merkezlerine dönüştüren bir hareket Cittaslow.

Dünyanın farklı coğrafyalarından pek çok birey yavaş bir devrimi örgütlüyor olabilir. Hıza biraz ara vermek ya da zamanın hızlı akışından biraz olsun uzaklaşabilmek daha mutlu ve sağlıklı yaşamlar getirebiliyor. Endüstriyelleşme öncesi çağlara dönebilmemiz mümkün değil ancak geleceğimiz için biraz yavaşlayabilmemiz mümkün. Ancak yavaşlık hareketinin, her daim çalışmak zorunda kalan ve yavaşlama lüksüne sahip olmayan milyarlarca insana ulaşabilmesi için bugün orta üst sosyo-ekonomik sınıfla sınırlı “bireysel haz felsefesi” pratiklerinin ötesine geçmesi gerektiği kesin.

Benzer Yazılar

Hasankeyf, Allianoi ve Zeugma’nın sessiz çığlıkları

Ad Hoc

Görünenin ardındaki kadim dil: Semboller

Ad Hoc

Paylaştığına aitsin

Ad Hoc