Kültür Manşet

Zaman, mekân ve engel tanımayan sanat

Zaman, mekân ve engel tanımayan sanat

Bundan 20 yıl önce, şimdi de adının hâlâ aynı mı olup olmadığını hatırlayamadığım, Kadıköy Bahariye’de bulunan Sokullu Sokak’taki Mine Sanat Galerisi’nden Nur Koçak’ın telefonunu almıştım. Ve yanımda bir arkadaşımla, onu Moda’daki evinde ziyarete gitmiştim. Nur Hanım o dönem yoğun bir şekilde yeni sergisine hazırlanıyordu. Evde yabancı uyruklu bir başka hanım ve yine Türk Modern Resmi’nin önemli sanatçılarından Tomur Atagök vardı. Bir saat içinde misafirler gittiler ve ben arkadaşımla evde kaldım. Yaklaşık üç saat boyunca Nur Hanım’ın konuğu olmuştuk; zengin bir sohbet olmuştu ve çok özenli ağırlanmıştık, hiç unutmuyorum.

Nur Koçak, o dönem kadın iç çamaşırı satan mağaza vitrinlerini konu ettiği büyük boy, anıtsal bir diziyi yapıyordu. Hiç unutmam, çok temiz boyanmış olmalarıyla aklımda kalmışlardı. Hatta o dönem, “Daha çok nesneler üzerine çalışan ve çoklu kompozisyonlara pek yönelmemiş bir sanatçı için ne kadar çok sesli ve güçlü kompozisyonlar” diye düşünmüştüm. Pek göstermediği bu tavırdaki yetkinliği çok dikkatimi çekmişti. Yıllar sonra, onu öğrencilerimle ziyaret ettiğim “retrospektif“ sergisinde, meğerse o resimlerin aslında yetişmeyen resimler olduğunu, o yüzden bu şekilde ele alındıklarını öğrendim. Kendi deyimiyle “ressamca” olan bu resimler, resimsel kültüre oldukça hâkim bir şeklide resmedilmişlerdi.

Nur Koçak için kadın bedeni bir nesne değil. Bu yüzden eserlerinde kadın bedenini nesneleştiren aklı bir nevi o da nesneleştiriyor.

Sade ve renkli

Benim sanat eğitmenliği geçmişimde ilk defa çalıştığım bir grup olan engelli insanlarla çalışıyorum. Onlarla Koşuyolu Engelli Merkezi’nde tanıştım. Başlarken bol bol sosyal etkinlikler düzenleyeceğimiz bir program düşledim. İlk büyük gezimiz ise Nur Koçak sergisi oldu. Bu grup içinde otizmliler, down sendromlular, hafif mental sorunu olanlar ve konuşma problemliler vardı. Gerçekten çok ilginçler. Ne yalan söyleyeyim, ilk başladığımda ürktüğümü hatırlıyorum. Ancak sonra hangi ara alıştım hatırlamıyorum. Yalnız onlara alıştıkça bir şey dikkatimi çekti: Birileri bizim var olmaya alıştığımız sosyal alanlarda ve var olma biçimlerinde fazla yer almayınca, gerçekliklerini pek duyumsayamıyoruz.

Bir dönem cezaevinde çalışan bir öğretmen arkadaşım anlatmıştı: “Bir süre sonra psikolojim bozulmaya başladı; senin benim gibiler Evren!“ demişti. Askeri huzurevinde görev yaptığım bir dönemde, ben de aynı duyguya kapılmıştım. Yaşlı insanların kişi olarak gerçekliklerini hiç o kadar yakından hissetmemiştim. Şimdi engelli insanlarla çalışırken de benzer bir deneyim yaşıyorum. Ve gerçekten bir kez daha anladım ki bu konularda ne kadar farkındalık geliştirir ve onlara alan açarsak, o kadar iyi olacak. Vicdanı yüksek bir toplumuzdur ama bu konularda daha yeni gelişiyoruz; hepsi bu.

Onlarla çalışmasaydım, benim de böyle bir farkındalığım gelişir miydi? Sanmıyorum. Ama şimdi deneyimlediğim için rahatlıkla şöyle bir öneride bulunabilirim: “Mutlaka tavsiye ediyorum; eşsiz bir şey”. İnsan varlığının çok farklı bir boyutu, insanın deneyimlemediğimiz yönlerini deneyimlemek adına çok zengin bir alan. Bazı konularda bizden daha işlevsiz ya da yetersiz olabilirler ama bizim kadar zor değiller; çok daha sade ve renkliler. Bir an bakıyorsun –ki bu bir yönüyle normal- sanki arkadaşım gibiler. Zira bir yerde akran sayılırız… Sonra o yakaladığın his, o insanın bir başka haliyle elden kaçıyor. Böyle garip, trajik ve karşındakinden çok aslında senin incindiğin bir ilişkimiz var. Bu tabii işin bir yönü; yoksa bizim onlarla yaşadığımız baskın durumlar çok daha olumlu. Bir defa beni çok seviyorlar, derslerim sürekli dolu geçiyor. Ve şunu özellikle paylaşmak istiyorum: Sanat eğitmenliği kariyerim boyunca çocuktan yetişkine, üniversiteden yaşlılara kadar çalışmadığım yaş grubu neredeyse kalmadı; ben hiç bu kadar eğlendiğimi hatırlamıyorum. Az öncede vurguladığım gibi safiyetlerinden gelen barışçıl halleri var. Bu da çok rahat neşeyi getiriyor. O yüzden eğlenceyi oluşturmak hiç zor olmuyor.

“Safiyetlerinden gelen barışçıl halleri ortaya neşeli ve eğlenceli bir deneyim çıkarıyor.”

Dikkatimi çeken önemli konulardan biri de öğrencilerin resimlerdeki unsurlarla olan ilişkileriydi. Şimdi bu serginin düzenlenmesi isteği bana onların eğitim müdürleri, yani en üst düzey sorumluları tarafından iletildi. Aklımdan bir an geçti ama bir bildikleri vardır dedim. Gerçekten de yaşları 20 ila 45 arası olmalarına rağmen, benim gördüğüm onların böyle bir anlayışı yok. Olsa da bir tepkileri yok. Tarafsızca dinliyorlar, bakıyorlar ve geçiyorlar. Daha sonra özel eğitimci arkadaşla konuştum; çoğunda cinsellik kavramının pek bir karşılığı yok, çok saflar bu konuda.

Salt Galata, Nur Koçak ve yıllar öncesi

Neyse, sergiye dönelim. İlk olarak Salt Galata’dan başladık. Nur Hanım da bize katıldı ve macerasını anlatmaya başladı. Akademi yılları ve öncesine ait, sanat tarihinin birçok ustasından yaptığı desen etütlerinin sergilendiği bu alan, özellikle desenlerin sunumları için yapılan taşıyıcı platformların özenli marangoz işçiliğiyle de dikkat çekiyordu. Salt Beyoğlu ise ressamın profesyonel kariyerinin tamamını kapsar nitelikteydi.

Salt Galata

Nur Koçak, 1970’lerde devlet bursuyla Paris’e gider. Orada kadın dergileri ve reklamlarda yer alan göstergeleri konu edinir. Kadınlara pazarlanan nesnelerin sunumu ve kadınların da kendilerini bu nesnelere çevirerek bir fetişe dönüştürmeleri, konu itibarıyla sanatçıyı ilgilendirir. Hem sanat nesnelerinin çekiciliğini hem de kadın bedeninin ve tüketim nesnelerinin çekiciliğini kendi içlerindeki çelişkilerle ortaya koyarak sorgular. Başka bir deyişle sanat eserlerinin kendi içlerinde mesafe koyamadıkları çekicilik Koçak’ın yapıtlarının malzemesi olur, ressam onlara yakından bakar. Böylece “Fetiş Nesneler, Nesne Kadınlar” serisi ortaya çıkar.

Kadınların özellikle medya üzerinden nesne olarak tüketilmesini sorunsallaştıran ressamın, dönemin feminist düşünceleriyle karşılaşması ise daha sonra olur. Yani bu konularla ilgili kişisel farkındalığı daha önce gelir. Bu resimler; parfüm şişeleri, rujlar ve kadın iç çamaşırları gibi objelerden oluşur.

Tezatlar ve kadın

Nur Koçak’ın, kendi dışındaki etkenlerle sürekli bir algı ve yeniden tasarım bombardımanına tutulan bir kadın olduğu ancak modern insan tanımına, belli bir mesafede durarak hakikatimize sahip çıktığı söylenebilir. Onun için kadın bir nesne değildir. Kadını nesneleştiren aklı bir nevi o da nesneleştirmiştir. Hatta bağlamından kopararak büyütmüştür. Daha da yakından bakmamızı sağlayarak nesnenin hem teşhir değerini artırmış, hem de onu büyütüp adeta bize yabancılaştırarak, nesnenin belirlemeye çalıştığı insanı tekrardan “belirleyen” yerine koymayı amaçlamıştır. Üstelik son dönemde artık tavrını iyice belirginleştirerek erkeklerin cinselliklerini de pazar haline getiren formlar üretmiştir.

Erkek demişken sanatçının “Mutluluk Resimleriniz” serisi başlığında ürettiği askerlik fotoğrafları, o yıllarda yani 1970’lerde Kelebek Gazetesi’nde (o dönem müstakil ve tipik bir kadın gazetesi olarak konumlanıyor) yayınlanır. Koçak, gazetedeki askerlik anısı fotoğraflarını kullanarak kartpostal boyutunda 36 adet desen üretir. Bu resimlerin yanında kartpostalcıdan aldığı 18 adet gerçek kartpostalı alır ve kolaj tekniğiyle yeniden derler. Bunların çoğu açık havada çekilmiş, içlerinde kadın fotoğrafları da olan fantezi ve kurgu resimlerdir. Bir seride kartpostal şirketinin ürettiği asker, kadın ve doğa birlikteliğini içeren fantezi görüntüler varken, diğer seride askerlerin arkadaşları ve yakınlarıyla çektirdikleri gerçek fotoğrafların kurşun kalemle yorumlanmış üretimleri vardır. Ressam, aradaki bu tezatlığa dikkat çekmek ister.

Nur Koçak’ın “Mutluluk Resimlerimiz” sergisinden.

Bugünü yeniden üretmek

Ve son olarak sanatçının 1996 – 2003 yılları arasında ürettiği Cahide Sonku serisi dikkatimizi çekti. Tüketim kültüründe kadın imgesinin tüketim nesnesi haline geldiğinin altını tekrardan çizen Koçak, Cahide Sonku görüntüsünde her kadının resmini yapar ve her kadını bir renk yelpazesinin arkasında, bu sefer dijital kültüre uygun bir efektle resmeder. Yani ellilerden bu yana kadının bir tüketim metası olarak ele alınma biçimi hâlâ güncelliğini korumaktadır. Sonku’nun kadınlığın en sıradan halinden, en dişi haline kadar çeşitli varoluş biçimlerinin yorumlandığı fotoğraflarını boyayarak anlatımını toplumun bütün katmanlarındaki kadın olma haline yayar. Koçak bu seride de stüdyo fotoğrafları kullanarak sunulan yapaylığı yeniden üreterek sorgular.

Nur Koçak’ı biraz daha anlatmak ve sanata bakışının toplumsal tarafına dikkat çekmek gerekirse; sanatçı Yeni Boyut Dergisi’nin 1982 Haziran sayısında verdiği röportaja odaklanmamız gerekir, diye düşünüyorum. Röportajda kadının toplumsal yaşamdan dışlanması eğilimden bahseden Koçak kendini kitle iletişim araçlarının çocuğu olarak gördüğünü ifade ediyor, şunları da ekleyerek: “Başından beri esin kaynaklarım değişmedi. Önce Batı’nın renkli kadın dergilerine bakıyordum, şimdi bizim “boyalı basın”ımızdan esinleniyorum. Bu arada, bir de, aile albümümüzü karıştırır oldum. “Fetiş Nesneler / Nesne Kadınlar” dizisinin resimlerinde esin kaynağım Batı’nın çeşitli kadın dergilerinin reklam fotoğraflarıydı. Çok basite indirgeyerek söylemek gerekirse, bu resimlerde kadının kullanım nesneleri/kadının nesne olarak kullanımı üstünde duruyordu.”

Mutluluk Resimlerimiz’de erkek ulus kavramına şaşırtıcı göndermeler yaptığını belirten Koçak, Aile Albümünden dizisinde özel günlerde çekilmiş yitirilen o güzel çocukluk günlerini geri getirme çabasında olduğunu ifade ediyor, Baudelaire göndermesi yaparak… Fransız şair, yazar ve sanat eleştirmeni Charles Baudelaire, buna “Les verts paradis de l’enfance perdue (kayıp çocukluğun yeşil cenneti)” der.

Yazı: Ressam Evren Gül

Benzer Yazılar

Kişiselleştirilmiş çağ

Ad Hoc

“AN”ları çoğaltmak

Ad Hoc

Evrensel temel gelir meselesi

Ad Hoc