Kültür Manşet

Zihinlerde yaşayan canavarların yaratıcısı

Animasyon uçsuz bucaksız bir alan. Bahsedilmesi gereken o kadar çok konu var ki… Bunu bir derginin bir köşesiyle anlatmak mümkün değil. O nedenle yazarken hep kişisel ilgimin olduğu konulara eğilmeye, sizlerle de bunları paylaşmaya çalıştım. Bu haliyle hem daha dürüst hem de sizler adına daha keyifle tüketilebilir bir içerik sunabilirim diye düşünüyorum ki tüm bunların dışında, animasyonun gerçeklikle enteresan bir ilişkisi de var.

İçinde var olduğu dünyanın kombinasyonlarını gerçeklikle hiç alakası olmayan yerlere taşıma kudreti olan bir alan bu. İstediğiniz her konuyu, istediğiniz her biçimde anlatabilmenize olanak tanıyan araçlar sunuyor. Bu bağlamda böylesine özgürlük sunan bir alanda, ayakları gerçekliğe basan işler yapmak da bir tercih haline geliyor. Tabii bu tercihlerin yıllar içinde nasıl şekillendiğini en çok izleyicilerin düşünceleri ve beğenileri belirliyor.

Canlı, gerçek ya da hiçbiri

Her ne kadar sonsuz seçenek olsa da seyirci gerçeklikle bağı olan ve içinde kendini bulup empati kurabileceği yaklaşımlara ilgi gösteriyor. Hikâye uzayda, garip yaratıkların başından geçse de anlatılan hikâyelerin öğeleri insanlıkla bir bağ kurmak zorunda. Aksi takdirde dünyada aşırı yabancılaşma nedeniyle esere yakın hissetmek de oldukça zorlaşıyor.

Beni bu gerçek olmayanın içindeki gerçeği arama dürtüsü sık sık düşündürür. Gerçeklikle görünmez bir bağı ne olursa olsun korumaya yönelik bir iç isteği var insanın. Bu sadece genel anlamda filmlerde değil, filmlerin içindeki, mesela özel efektlerde de geçerli bir durum. Sinema ve özel efekt konusunda muazzam bir noktadayız. Her gün daha iyi kotarılmış, bilgisayar destekli efektler izliyoruz, bazen orada olduklarını fark etmiyoruz bile. Ama konu yaratıklar gibi tamamı CGI yapılara, canlılara geldiğinde büyüsü CGI’a göre çok daha iyi çalışan bir yer var. O da stop-motion. Her ne kadar ortaya çıkan işler “evet bu canlı şu anda orada değil” dedirtse de stop-motion’ın doğasındaki bir şey bu yaratıklara farklı bir gerçeklik atfetmemize yol açıyor. Burada izninizle, sözü biraz Ray Harryhausen’a getireceğim.

Sinemada stop-motion alanının en büyük ismi diyebileceğimiz Harryhausen’ın yaratıkları 2020 yılında izleyende hâlâ garip bir gerçeklik hissi yaratmayı başarabiliyor. Bunun sırrının ne olduğunu ise kimse tam olarak bilemiyor. Öznenin gerçek hayatta üretilmiş bir iskeleti olması mı yoksa parça parça hareketin bir yabancılık yaratarak yaratıklara daha çok yakışması mı bilinmez ama Harryhausen’in işleri bugün halen görenleri şaşırtmaya devam ediyor. Ben ilk Harryhausen filmimi 5-6 yaşlarında izlemiştim. Tabii o zamanlar izlediğim şeyin bir Harryhausen filmi olduğunu bilmiyordum ama o görüntüleri hayatım boyunca unutmadım. Tekrar 20’li yaşlarımın ortasında Harryhausen ile karşılaştığımda hiç ikiletmeden bunun aynı görüntü olduğunu hatırlamıştım. Çocukken beni ekrana yapıştıran o yaratıklar bu kişinin elinden çıkmıştı.

Ray Harryhausen gerçekliği

Filmin adının Jason and The Argonauts olduğunu öğrenmiş, peşinden gidip diğer filmlerini de izlemeye başlamıştım. Hepsinde benzer bir yaklaşımla hayata geçirilmiş ekranda varlığı sırıtmayan dünya dışı yaratıklar, derinlerden gelen dehşetin, ayağa kalkmış ölülerin, mitolojik canavarların ekranda yaşamasını sağlıyordu adeta. Ray Harryhausen’ın daha başarılı bir gerçeklik hissi verebilmiş olmasının sebebi sadece işçiliğinin çok iyi olması değil elbette. Mecranın dinamiklerine, tekniğe ve genel olarak sanata olan hakimiyeti sayesinde stop motion canlılarının ekranda daha gerçek görünmesini sağlayacak bir teknik geliştiriyor kendisi.

“Dynamation” adı verilen bu teknik -çok detayına girmeden anlatmak gerekirse- ekrandaki görüntünün derinlik seviyelerine göre katmanlar oluşturup stop-motion kukla yaratığın, akan gerçeklik içinde sırıtmayacak bir şekilde monte edilmesini sağlıyor. Siyah beyaz sinema döneminde başlayan macerası renkli filmlerde daha da büyük bir zirveye ulaşıyor ve 7th Voyage of Sinbad, Clash of the Titans ve Jason and the Argonauts gibi filmlere imza atıyor Harryhausen.

Ray Harryhausen aynı zamanda tarihte adı afişe, filmde oynayan yıldızdan ya da yönetmenden daha büyük bir puntoyla yazılan ilk özel efekt uzmanı olarak tanınıyor. Yarattığı bu yeni gerçeklikle öyle büyük bir etki yaratıyor ki mitolojik yaratıkların toplum zihnindeki tasarımlara şekil verdiğini dahi söyleyebiliyoruz. Tasarımdaki uzmanlığı hareketteki uzmanlıkla birleşince üzerine saatlerce konuşulup kitapla anlatabileceğimiz eserler ortaya çıkıyor. Günümüzde özel efektlere ağırlık veren -Steven Spielberg, Peter Jackson, Tim Burton, James Cameron, Guillermo del Toro gibi- çok önemli birçok yönetmenin röportajlarında kendilerini en çok etkileyen sanatçılar arasında Ray Harryhausen’ın adını saymalarının sebebi de belki budur. Gerçek olmayanın gerçekliğe çapa atmasını sağlayan bu ustanın bu dar alanda hakkını vermek mümkün değil. İşine dair en iyi öğrenimin de filmlerini izleyerek edinilebileceğini düşünüyor ve Ray Harryhausen’ın filmlerini şiddetle öneriyorum. Hayallerde buluşmak üzere.

Yazı: Gökhan Yücel, Kreatif Direktör

Bu yazı ilk kez Ad Hoc Mart 2020 sayısında yayımlanmıştır.

Benzer Yazılar

Büyümeyen çocuklar, ölmeyen yaşlılar

Ad Hoc

Basit bir iddianın hediyesi: Animasyon

Ad Hoc

Leonardo, Frankenstein ve ‘daha neler’

Ad Hoc