Kültür Manşet

Zombiler ve AVM’ler

Sosyal alan (social space) tanımlarımızın, nesneyle olan ilişkimizin değişmesinin ardından tüketim
alanlarına kayması belki de kaçınılmazdı. Peki, bu değişimi tetikleyen şey neydi? Baudrillard’a geri dönmek kaçınılmaz. Fransız düşünürün, gerçek ihtiyaçlar ve yapay ihtiyaçlar üzerine olan söylemlerinin varış noktası, alışverişin ve tüketimin bir ayrışma ve farklılaşma eylemine dönüşmesiydi. Bu eylemin giderek daha havalı anlam ve bağlamlarla anılması, bir “deneyim” cennetiyle ilişkilendirilmesi ve tüketim mekânlarının bu deneyimler etrafında şekillenmesi ise yine kaçınılmaz gelişmelerden biri oldu.

Yıldız Teknik Üniversitesi Mimarlık Bölümü Yrd. Doç. Dr. Ayşen Ciravoğlu, Mimarlık Dergisi için bundan sekiz yıl önce kaleme aldığı “AVM Mimarisinde Kabuk Değişimi” makalesinde tektipleşmeye dair bir soru atıyordu ortaya. Tektipleşen ya da trendlere tutunarak giderek daha fazla benzeşen mekânlar da “tüketim”in çevresinde şekil alıyor olabilir mi? Ciravoğlu’nun yanıtı şöyle: “Kuşkusuz AVM’ler sundukları havası koşullandırılmış ortamlarla, günışığından bağımsız aydınlatma düzeniyle, kentin tozundan arınmış mekânlarıyla, kolayca erişimi sağlayan yürüyen merdivenleriyle cazip birer eğlence ve aktivite merkezi. Ancak gelişmeler sadece AVM tipolojisiyle kalmıyor. Bu büyülü ortam giderek bugün havaalanları, müzeler, hastaneler, ulaşım yapıları, okullar, spor merkezleri ve dini yapılara da sızıyor. Bir başka deyişle neredeyse tüm yapı türleri giderek AVM’leşiyor.”

Üçüncü yerimiz neresi?

Amerikalı sosyolog Ray Oldenburg’un bundan yaklaşık 30 yıl önce The Great Good Place kitabında peşine düştüğü üçüncü yer kavramı, zamandan bağımsız bir şekilde sorgulamaya değer. Yaşamlarımızdaki ilk sosyal mekân/ çevre olan “ev” ve ikinci mekân olan “iş/çalışma ortamı”ndan farklı olarak ele alınan “üçüncü yer” Oldenburg’a göre sivil toplum, demokrasi, kentin birliği ve bir yer duygusunu perçinlemesi açısından son derece önemli. Kendisinin örneklem havuzunda kiliseler, kafeler, kulüpler, kütüphaneler ve parklar var. Oldenburg’a göre üçüncü yer kamusal alanda rahatlayabileceğimiz, tanıdık yüzlerle karşılaşma ve yeni tanışıklıklar elde etme ihtimalimizin olduğu yerleri tarif ediyor. Bu mekânların sekiz temel özelliğini tarif ediyor Oldenburg. Sakinlerinin mekâna ne finansal ne politik anlamda hiçbir bağımlılığının olmadığı nötr bir hissiyat; sosyal bir statü vurgusu yapmayan eşitlikçi bir düzlem; sohbetin merkezde yer alması; erişilebilir ve ihtiyaçları karşılayabilir olması; müdavimlerinin bulunması; üstten bakmayan ve snopluktan uzak bir ton; eğlenceli bir moda sahip olması; evden uzak ama yine ev hissiyatı veren bir yapısının olması. Tüm bu nitelikleri, sosyal mekânların tüketim merkezlerine kaydığı o dönüşüm çemberinde düşünelim şimdi. Tarih neyi, nasıl inşa etti? 50’li yıllar Amerika’sında havalı sayılan şeylerden biri de Victor Gruen’in insanlığa olan armağanıydı. Korunaklı duvarları ve 106 adet kiracısıyla, klimalı, modern bir alışveriş merkezi. Southdale Center!

Southdale’den önce, Southdale’den sonra

Netflix’in en başarılı dönem dizilerinden biri olma niteliği de taşıyan Stranger Things’in geçtiğimiz ay yayına giren üçüncü sezonunda, 80’li yılların gözbebeği bir mekânla da tanıştı seyirci: Starcourt Mall. Neon ışıkları ve ergenlik yıllarındaki rengarenk bir kitleyi ağırlayan Starcourt Mall, bahsi geçen dönüşümü anlamak ve hatırlamak için güçlü bir örnek. Wired da benzer şekilde düşünmüş olacak ki, geçtiğimiz ay AVM’lerin geçtiği taşlı yolları ve yaşattığı toplumsal etkileri anlamak için Princeton University Georgia Institute of Technology profesörlerinden Ellen Dunham-Jones’la bir araya gelerek bu değişimi konuştu. Röportajda Dunham-Jones 80’li yıllarda AVM’lerin rolünü, özellikle ergenlik dönemindeki kitle için bir kimlik kazanma meselesi üzerinden okuyordu. Kimlik kazanmak için alışveriş yapmak, bugün de yaşamlarımızda çok uzak olmadığımız bir kavram.

Dunham-Jones, Gruen’in Southdale’inden başlayan hikâyenin toplumsal tarafını da şöyle anlatıyor: 30’larda ekonomik buhran yaşanıyor, 40’larda savaş… Savaş bitip eve döndüklerinde ise son 20 yıldır şehirlere yatırım yapılmadığı gerçeğiyle karşılaşıyorlar. Bunu değiştirmenin yolu olarak da, banliyöleri canlandırmak ve herkese yeni bir ev sağlama fikri doğuyor. 50’lerden 90’lara kadar yatırım merkezinde şehirler yok. Tüm para, altyapı ve özel yatırımlar banliyölere gidiyor. AVM’ler ise bunun bir parçası. Şimdilerde ise yerel ve butik mağazaların ana caddelere geri dönüşüne tanık oluyoruz.”

Düşüş devam ediyor

Dunham-Jones’a bir kez daha kulak verelim: “AVM’lerin düşüşü 90’larda başladı çünkü onlardan o kadar fazla inşa ettik ki birbirlerini baltalamaya başladılar.” Ancak düşüşün tek sebebi bu değil. Kapitalizmin en sağlam duvarlarını inşa eden Amerika’da olduğu gibi dünyanın her yerinde hakim bir güç daha var: Y ve Z jenerasyonu. Dunham-Jones’un dediği gibi alışveriş merkezleri eğer güçlü bir pazardalarsa, farklı konumlandırmalara giderek kendilerini koruma altına almaya çalışıyorlar; ancak durum farklıysa yeni neslin online’la olan münasebetine yenik düşüyorlar. Çünkü AVM’lerin sosyal işlevlerinin yerini büyük oranda online almış durumda. Piper Jaffray’nin son araştırması gösteriyor ki, Z jenerasyonunun yüzde 59’unun en sevdiği websitesi Amazon. İşte bu veriyle çelişki içinde olan bir gidişat var. International Council of Shopping Centers verilerine göre, ABD’deki AVM sayısı 1970 yılında 300 iken, 2017’de 1202’ye yükseldi. Üstelik tüm bunlar olurken, ülke nüfusu ikiye bile katlanmadı. Öyle ki Wall Street şirketlerinden bazıları 2022’ye dek ABD’deki alışveriş merkezlerinin yüzde 25’inin kapanacağı tahminlerinde bulundular.

Zombi AVM’ler kaçınılmaz mı?

Birbiriyle çelişen bu veriler bizi Amerika’da çılgınlık boyutuna ulaşan bir akıma götürüyor: deadmalls. Yani terk edilmiş, yıkık, dökük, zombi alışveriş merkezleri. Bu akım son dönemlerde öylesine büyüdü ki, sistemin kaderine terk ettiği bu yapılar karşı konulması zor bir cazibeye de dönüştü. Cazibenin ilk adresi elbette sosyal medya. En büyük örnek ise ABD’li film yapımcısı Dan Bell’in YouTube hesabı üzerinde başlattığı Dead Mall Series. Ülke çapında 70’den fazla terk edilmiş AVM’ye sızan Bell, kimi zaman harabe olarak sayılabilecek bu yapılarda izinsizce dolanıp gizli kamerasıyla program yapıyor. Bitik haldeki bazı AVM’lerin “deadmall” meraklıları için en heyecan verici özelliklerinden biri de zamanın donmuş olması. Bell, en sevdiği bölüm olarak 1985 yapımı “The Legend of Billie Jean”in çekildiği Sunrise Mall’u işaret ediyor. Çünkü AVM’nin, filmin 30 yıl önce gösteriminin yapıldığı o günle ne denli benzeştiğini görmek Bell için çok heyecan verici.

Bell’in dışında binlerce kişi daha bu terk edilmiş yapılara karşı merak besliyor. Deadmalls.com sitesi bu AVM’lerin hikâyelerini eski ve yeni fotoğraflarıyla birlikte paylaşırken, bazıları da yeni iş fikirleriyle çıkageliyor. Dunham-Jones’un verdiği bir örnek çarpıcı; Londra’da yer alan bir deadmall, zombi avlanılan bir oyun alanı olarak kullanılıyor.

Geri dönüş

Daha önce de bahsi geçtiği gibi alışveriş merkezlerinin, salt bir harcama makinesinden çıkıp farklı konumlandırmalar edinmesi, uzun vadeli bir dönüşümün habercisi olabilir. Hatje Cantz’tan çıkan World of Malls dönüşüm ihtimaline yeşil ışık yakanlardan. Buna göre evlerin, müzelerin, hatta yerel yönetim
ofislerinin eklemlendiği alışveriş merkezlerinin kent için kazandığı yeni fonksiyonlar, yeni bir
“sosyal alan” mekanizmasını da beraberinde getirebilir. Son birkaç yıldır tanıklık ettiğimiz “yaşam alanı” vaadinden farklı değil bu elbette. Ancak dönüştürücü bir güç olup olmayacağını bekleyerek göreceğiz.

Benzer Yazılar

Kimyasallar arasında 20 yıllık bir dava

Ad Hoc

Bakalım şeytan daha ne kadar Prada giyebilecek?

Ad Hoc

Sinematografik gerçeklikte yeni boyut: Deepfake

Ad Hoc